14 Nisan 2014 Pazartesi

HAKEM HAFIZASI VE GALATASARAY - FENERBAHÇE BASKETBOL AVRUPA KADINLAR FİNALİ

Öncelikle Avrupa Şampiyonu Galatasaray Basketbol Kadın Takımını ve başta Coach Ekrem memnun olmak üzere tüm kadroyu kutlamak gerek.

Fenerbahçe'nin de hakkını yemeyelim, tek bir maç kaybederek Avrupa ikincisi oldular. Dünyanın bir numaralı ezeli rekabetini Avrupa finaline taşıyarak Türk Milletinin göğsünü kabarttılar.

Maç ile ilgili teknik yorumları basından takip ediyoruz. Fenerbahçe'nin daha geniş bir kadroya sahip olduğu, Galatasaray oyuncularının daha uzun süre alarak oynadığı, final maçına yorgun çıktıkları, bu yüzden önce açılan farkın sonra eridiğini ve tabi kenar yönetimde Galatasaray'ın ağır bastığını herkes döne döne anlatıyor.

Kimse bu maçın Türkiye Ligi değil de Avrupa Ligi maçı olduğunun ve maçın yabancı hakemler tarafından yönetildiğinin farkında bile değil. Sakın yanlış anlamayın Avrupa hakemleri Türk hakemlerinden daha iyi maç yönetiyorlar Galatasaray bu yüzden kazandı demek istemiyorum. Avrupa hakemlerinin Türk takımlarına dair hakem hafızaları olmadığı için maç çok daha rahat ve sorunsuz oynandı. Bir hakem ne kadar tarafsız olursa olsun daha önce bir çok kez maçını yönettiği oyuncuların hareketleri bilinç altına kazınır ve benzer hareketler gördüğü zaman düdüğü otomatik olarak çalar. Örneğin bacakları çabuk olmayan bir oyuncu savunma yaparken rakibinin elindeki topa doğru elini kolunu uzatmayı alışkanlık haline getirmişse ve hakem bu huyunu ezbere biliyorsa faul düdüğünü çok daha kolay çalar.

Galatasaray ve Fenerbahçe maçlarını sezon boyunca yöneten Türk hakemlerin hafızalarından dolayı yanılma ihtimalleri daha fazladır. İki takımın denk kuvvetler olduğunu bildikleri için ara açıldığı zaman tedirgin olup kontrollerini kaybedebilirler, ya da pozisyonların gereği bir takım lehine daha fazla düdük çalarlarsa eleştirilme baskısıyla panikleyip istemsiz de olsa telafi düdükleri çalabilirler. Bütün sezon diyalog halinde oldukları, aynı dili konuştukları oyuncu ve antrenörlerin baskısı da işin cabasıdır. Bu bahsettiklerim yabancı hakemler için hiç bir negatif etki yaratmaz, yabancı hakem dikkatle pozisyonu izleyip doğru gördüğünü çalmaya çalışır. Eğer işini beceremezse FIBA bir daha üst düzey maç ataması yapmaz olur biter.

Bu sene iki Avrupa finalisti de bizim ülkemizden çıktı. Pekiyi ama seneye ne olacak. Seneye Fenerbahçe yine ilk dörde girecek ama Galatasaray orada olmayacak. Neden mi? Fenerbahçe bu kadar yaklaşıp kupayı ikinci defa kaybettiği için daha da hırslanacak, kupayı almayı gurur meselesi yapacak. Galatasaray oyuncuları ise Avrupa Şampiyonu olmanın verdiği öz güvenle fiyat yükseltecekler. Herkes bu sene aldığından daha fazla para isteyecek. Bütçe beklenen rakamların çok üzerine çıkacağı için kulüp bu paraları ödeyemeyecek. İstediklerini alamayan oyuncular kırgınlık yaşayacaklar. Bir bölümü diğer takımlara transfer olacak, kalanlar da bu sene gösterdikleri performansı yakalayamayacaklar... Bir kupayı korumak onu kazanmaktan çok daha zordur.

Bir diğer dikkat edilmesi gereken konu ise sahadaki yabancı oyuncu sayısı. Fenerbahçe 7, Galatasaray 4 yabancı oyuncu ile sahadaydı. Galatasaray maçı Türk oyuncuları ile kazandı... Bahar, Şebnem ve Işıl takımlarını kupaya taşıyan isimler oldu. Bundan ders çıkartmak gerekiyor. UEFA Kupasını kazanan Galatasaray Futbol Takımının Türk oyunculardan oluşan 8 kişilik iskeletinin yarı finalde Brezilya Milli Takımına 2-1 kaybederek Dünya üçüncüsü olduğunu unutmayın.

Uzun lafın kısası başarının devamı ve en büyük kupaları kazanmak için altyapımızı sağlam tutmak zorundayız...

12 Nisan 2014 Cumartesi

AT, AVRAT, SİLAH

1965 doğumluyum, yaşı bana yakın olanlar gayet iyi hatırlar, 1980’li yıllara kadar tribünlerde ne şiddet vardı ne de küfür…

Sonra ilk şifreli kanal kuruldu ve yayın hakları kulüplerin en ciddi gelir kaynakları arasında yer almaya başladı. Derken Avrupa kupalarına katılan kulüplere UEFA’nın ödediği paralar astronomik boyutlara ulaştı. Kulüpler dernek gibi yönetilirken zaman içinde holdingleşmeye başladılar. Tam bu süreçte birkaç deli kuyuya taş attı… “Rakibimiz yurtdışında kazandıkça ekonomik olarak güçleniyor ve sonra da bu maddi gücü yurtiçi rekabette kullanıyor, o yüzden yabancı takımlarla oynadıkları zaman bile biz ezeli rakibimiz olan Türk takımlarını değil yabancı takımları tutuyoruz” kıvamında söylemler ekranlarda uçuşmaya başladı. “Düpedüz vatan hainliği” veya “spor ruhu ve ahlakına uygun değil, centilmence değil” diyenler oldu ama üzüm üzüme baka baka karardı. Aklıselim açıklamalar her geçen gün cılızlaştı ve sonunda fanatizm naralarından başka bir şey duyamaz olduk.

Benim aklım hala almıyor, sahada maç yapan iki takımdan birisinin göğsünde ay-yıldız var ve sen bir Türk olarak diğer takımı tutuyorsun. Ben o ay-yıldızı yıllarca göğsünde gururla taşımış bir vatan evladı olarak, böyle tipleri gördükçe utanç duyuyorum.

Ezeli rakipler yurtdışında başarılı olamasa, ülke puanı yükselmese Avrupa kupalarına bu kadar çok Türk takımı katılabilir miydi? Neden bir de ezeli rakiplerinizin yurtdışı başarıları sayesinde kendi kasanıza giren paraların hesabını yapmıyorsunuz? Çünkü bazılarının işine gelmiyor… Takımına yürekten bağlı olan taraftarı sömürmek ve kandırmak maharet gibi gösteriliyor.

Gündemde bir şike meselesi var ki değmeyin gitsin. Her kafadan bir ses çıkıyor… Herkes bir yorum getiriyor, taraftarlar arası gerilim kullanılarak spor üzerinden politika yapılıyor. Bana sorarsanız son durum çok basit. Fenerbahçe’nin şike yapıp yapmadığının artık hiçbir önemi kalmadı çünkü şike kararı veren Özel Yetkili Mahkemeler artık yok. Hukukçu değilim, yasal prosedürü bilemem ama kamuoyu vicdanı göz önüne alınırsa bugün geçerli olmayan mahkemelerin dün verdikleri kararlar da geçerli olamaz.

Şike, doping ve şiddet; sporun üç ana düşmanıdır. Bu üç illetten birisine karışanın en sert biçimde cezalandırılması gerektiğine canı gönülden inanıyorum. Babamın oğlu olsa tanımam, cezası neyse çeksin. Hem sadece şahıslarla da iş bitmez, o yönetimi seçen genel kuruldur; o sporcuyu, antrenörü veya idareciyi transfer eden ise genel kurul tarafından kulübü temsile yetkili kılınmış olan yönetim kurulu üyeleridir. Yani yönetimlerde yer alan şahısların yaptıkları hata kulüp tarafından yapılmış anlamına gelir. Bu durumda suç işleyen şahıslarla beraber mensubu oldukları kulüpler de ceza almayı hak ederler.

Gelelim Aziz Yıldırım’ın durumuna, suç işlediyse cezasını çeksin ama herkes gibi O da adil yargılanmayı hak ediyor. Kapatılan mahkemelerin mantıksız ve tutarsız iddianameleri ile verilen cezalar demokratik bir cumhuriyetin temelinden sarsılmasına neden oluyor. Türk insanı enteresandır, dış güçler saldırmadıkça birlik beraberliğe pek önem vermeyiz. Direkt olarak şahsımızı ilgilendirmeyen konularda sosyal sorumluluk almaya pek sıcak bakmayız. Düşünün tarihte kurulmuş olan 16 Türk devletinin tamamı içeriden yıkılmış. Sınıra dayanıp bir Türk devletini yıkabilen düşman yok tarihte… Dikkat edin tarih tekerrürden ibarettir aynı zokayı tekrar yutmak üzereyiz. Bu tezime karşın son günlerde Türk Milletinin daha da enteresan bir tavrını gözlemliyorum. Derler ya ”AT, AVRAT, SİLAH” namustur Türk insanı için… Modernleşmenin sonucu olarak atların yerini otomobiller aldı, hem de hiçbir değerleri yok, binlerce lira ödeyerek almamıza rağmen sokağa park edip gidiyoruz. Silah desen artık ruhsata bağlı ve günlük medeni hayatta kullanımı anlamsız. Avrat meselesine gelince değer yargıları hala titizlikle korunuyor ama ne oldu biliyor musunuz? Artık avrattan bile önemli bir aidiyet kavramı var Türk Milleti için… “AİDİYET”…

Evet yanlış okumadınız, sporseverliğin yerini alan aidiyet duygusu artık Türk halkının yeni namus kavramı… “TARAFTARLIK” her şeyden önce geliyor. Ekonomi, eğitim, çevrecilik gibi hayati konuları önemsemeyen hatta fikir bile sahibi olmayan insanların taraftarı oldukları kulüp ile ilgili en ufak bir nahoş mesele vuku bulsa herkes top yekun göğsünü siper etmeye hazır. 3 Temmuz süreciyle birlikte öyle bir dalga yayılmaya başlandı ki adeta taraftarların namusuna göz dikildi. Şike varsa ispat edersin verirsin cezasını olur biter. Şike tek taraflı yapılamaz, iki tarafın anlaşmasıyla olur. Anlaşan tarafları sağlam delilleriyle çıkartırsın kanunun önüne gereğini yaparsın. Kamu vicdanı rahatlamadıkça istediğiniz kadar kanun çıkartın, istediğiniz yönetmelikleri yazın hiçbir işe yaramaz.

Bilinçsiz ezeli rakipler “Fenerbahçe küme düşsün” diye yaygara yapıyor olabilir veya fanatik Fenerbahçe taraftarları “biz şike yapmadık” diye kendilerini savunuyor olabilirler. Bir düşünsenize ezeli rakibinizin olmadığı bir lig kime keyif verir ki? Sakın yanlış anlamayın birileri şike yapsa bile ligden küme düşme olmasın demiyorum. Sadece kendinizi rakibin yerine koyup empati yapın veya başka bir deyişle aynı belanın sizin başınıza geldiğini düşünün. O zaman kendinizi nasıl hissederdiniz?

Diğer takımların taraftarları darılmasınlar ama hemen hemen her sporseverin üç büyüklerden birisine sempati duyduğudur.

Bırakın dalaşmayı, gün birlik olma günüdür. Yoksa kardeş kardeşe kırdırılacak… Sporun dini, dili, ırkı, olmaz. Spor kitleseldir, spor evrenseldir. Size haksızlık edilmesini istemiyorsanız, rakibinize de haksızlık yapılmasına engel olmanız gerekir. Yoksa bir gün sıra size gelir, hiçbir şey yapamazsınız; yalancı çoban misali yapayalnız kalırsınız. Kanarya, Kartal, Aslan, Fırtına, Kafkaf, Gözgöz ve diğerleri kenetlenin, sporunuza sahip çıkın…

“At, Avrat, Silah” tan sonra hayatımıza giren yeni namus kavramımıza el uzatılmasına izin vermeyin!!! Bu konuda hassas olun… Temiz spor Türk Halkının namusudur!!!

11 Mart 2014 Salı

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Biraz önce metroya binerken türbanlı bir genç kızın İstanbul Kartında yeterli para yoktu. Turnike güvenlik görevlisi engellilere ayrılmıs olan kapıyı açıp "buradan geç, bir daha ki sefere metroya binerken kartını iki defa bas" dedi. Bence olması gereken budur arada sırada iyi niyet çerçevesinde insanlar yardımlaşmalıdır ama tabi ki bazı şartları var.

1-) Genç kız bir dahaki metro seyahatinde kartını iki kez basarsa,

2-) Güvenlik görevlisi bunu alışkanlık haline getirmez veya başka çıkarlar uğruna kullanmazsa,

3-) Ve en önemlisi, güvenlik görevlisi aynı anlayışı mini etekli bir genç kıza da gösterirse...

Ne zaman adam oluruz biliyor musunuz? Dindarlık ile dürüstlük ve namus kavramlarının birbiri ile hiç bir ilişkisi olmadığını kabul ettiğimiz zaman... İnsana insan olduğu için güvendiğimiz zaman... İnsanı dinine, tuttuğu takıma endeksli kategorize etmediğimiz zaman... Bizi yakından tanımasalar bile bize güvenmiş olanları hayal kırıklığına uğratmadığımız zaman...

8 Mart 2014 Cumartesi

KADINLARIMIZ

Rahmetli anneannem 1913 Beşiktaş doğumlu. Fanatik dişi kartal... Baba Hakkı (Yeten) ile Çırağan Yokuşu'nda top oynamışlığı var. 19 Mayıs gösterilerinde stada ilk kez şortla çıkan Beşiktaş Atatürk Kız Lisesi öğrencilerinden birisi. Annesi Selanik doğumlu, o zamanki evleri Atamızın evine kapıkomşu. Birlikte erik ağacına tırmanma hikayelerini dinleyerek büyüdüm. Siyah beyaz televizyonun yayına başladığı 70 li yıllarda "iyi akşamlar" diye bültene giren haber spikerlerine mutlaka "iyi akşamlar evladım" diye karşılık verirdi. "Beni duyamadıklarını biliyorum ama olsun adet yerini bulsun" derdi. Televizyonda maçları hiç kaçırmazdı. Kimi tutuyorsun diye sorduğumuz zaman "kara donluları" diye cevap verirdi çünkü siyah beyaz ekranda kalbi hep siyah şort ve beyaz forma giyen Kara Kartal için atardı. Sanırım 50 li yaşlarının sonuydu, evin koridorunda üst üste 4-5 takla attığını hatırlıyorum. Bir gece geç saate kadar eve dönmemişti, o zamanlar bırakın cep telefonunu evlerde sabit telefon bile yoktu. Dayılarım ve annem karakol, hastahane, çevrede ne varsa panik halinde aramaya başladılar. Gece yarısına doğru anneannem gayet sakin ve mutlu bir şekilde Kızıltoprak'taki evimize döndü. Kendilerini merakta bıraktığı için serzenişte bulunan ve nerede olduğunu soran 3 evladına bastı fırçayı, "bu yaştan sonra size hesap mı vereceğim be, bindim trene, Maltepe Stadı'nda lige terfi maçları vardı onları seyretmeye gittim" :))) İlk Milli maçımı 14 yaşında Selanik'te Yunanistan'a karşı oynadım. Seyahate çıkmadan önce "anneanne dua et Yunan'ı kendi evinde yenelim" dedim. Anneannem tebessüm etti, "orası bizim de evimiz evladım, hayırlısı olsun" dedi. O yaşta ne demek istediğini pek anlayamamıştım ama şimdi konuya detaylarıyla vakıfım. Bırakın Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş ayırımını söz konusu milli maç bile olsa anneannem haktan, sportmenlikten yanaydı. Köklerimiz Selanik'teydi, orası Osmanlı toprağıydı. Devletler düşmandı ama halklar dost, hatta akrabaydı. Hiç yabancılık çekmedik Selanik'te, herkes Türkçe biliyordu. Maçı 63-60 kazandık, dönüşte beni ölüm döşeğinde bekliyordu, son kez yumuşacık yanaklarını okşadım, vedalaştık, göçtü, hayran olduğu çocukluk arkadaşı Baba Hakkı'yı beklemek üzere tribünlerdeki yerini aldı. Bazen galibiyetler bile hayırlı olmayabiliyor.

Annem de bir Beşiktaş taraftarıydı ama fanatik değildi, ağabeyimin ve benim oynadığım takımları da desteklerdi, az Galatasaray forması yıkamadı. :))) Amatör atletti... Evden çıkar köşede rujunu sürer, fularından havalı bir başörtüsü yapardı. Ağabeyimin de benim de hiçbir maçımızı kaçırmadı. Şeref tribününe gitmez seyircinin içinde otururdu. Taktik verecek kadar iyi bilirdi basketbolu, tribünlerden bağırışı hala kulaklarımda... "Ne zaman alacaksınız reboundları? Rebound almadan maç mı kazanılır?" "Eee tabi geri koşmazsanız yersiniz feast break leri" :))) Annem antrenörümüzün bile işine karışırdı, utancımdan kulaklarım kızarırdı. :))) Allah rahmet eylesin...

Eşim Taciser ÜLKÜ LEVENT hukukçu. Adalet etiği ve hakkın izinden şaşmayan bir avukat. Benim gördüğüm en iyi annelerden birisi. Çalışkan, becerikli, zeki, vatansever, çevresine ve ülke meselelerine duyarlı. Son derece sosyal ve etkileyici bir kadın.

Kızım doğuştan fanatik, yemin ederim biz ılımlı olsun diye gayret ettik ama Galatasaray diyor başka bir şey demiyor. Uçlarda olmak iyi değil, büyüyünce kendi kararını kendi verir diye düşünmüştüm ama yapacak bir şey yok... Elinde ay-yıldız dilinde Atatürk... Boyu 1.90 olacak, belki de gelecekte ay-yıldızı babası gibi göğsünde taşıyacak, ülkesini temsil edecek.

Neden mi bunları yazdım? Çünkü ben şanslı bir erkeğim. 4 nesildir hayatıma giren Cumhuriyet Kadınları bana çok şey kattılar. Allah Cumhuriyet Kadınlarını başımızdan eksik etmesin. Cumhuriyet Kadınlarının ve tüm dünya kadınlarının 8 Mart Kadınlar günü kutlu olsun. Bu vatana, bu dünyaya nice hayırlı evlatlar yetiştirmeniz dileğiyle...

12 Şubat 2014 Çarşamba

BEN BÖYLE BİR ŞAMPİYONLUK İSTEMİYORUM!!!

Bir Galatasaray Spor Kulübü Genel Kurul Üyesi ve taraftarı olarak bunları yazmak zorundayım. Bugün yazmalıyım ki yarınlarda aynı şey bizim kulübümüzün başına gelirse sesimizi yükseltmeye hakkımız olsun. Beyinleri uyuşturup, gözleri günün gerçeklerine kapatan fanatizmi bir kenara bırakın. Ezeli rakibimiz Fenerbahçe üzerinde oyunlar oynanıyor... Şimdi susup "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" derseniz, aynı yılanı koynunuza almış olursunuz. Tüm aklı başında Galatasaraylı, Beşiktaşlı ve spora gönül vermiş herkesi hep bir ağızdan sesini yükseltmeye davet ediyorum. " FENERBAHÇE'YE HAKSIZLIK YAPILIYOR, FENERBAHÇE KULÜBÜ ÜZERİNDE OYUNLAR OYNANIYOR!!! " İster yayıncı kurumun işi densin, ister paralel devletin işi densin, bu dava Türk Sporuna gönül veren herkesin davasıdır. Aklımızı başımıza alalım. ZAMAN BİRLİK ZAMANIDIR... Bir Galatasaraylı olarak, bu ve buna benzer oyunların acısını yüreğinde taşıyan eski bir profesyonel sporcu olarak ne hakkımın yenmesine razı olurum ne de haksız yere bir kupa kaldırmak isterim...

21 Aralık 2012 Cuma

BASKETBOL BİR YAŞAM TARZIDIR

Sevgili Gençler,

Hayatta tecrübe edinmenin en etkin yolu deneyimlemektir. Bir şey bizlere ne kadar anlatılırsa anlatılsın, kendimiz yaşamadan, kendimiz denemeden neyin doğru, neyin yanlış olduğunuzu anlamamız zaman alır. Bu süreci kısaltmak için yapılabilecek en güzel şey büyüklerimizin bize anlattığı olayları özümsemek ve onların öğütlerini dinlemektir.

Şimdi sizlere basketbolun hayatımdaki yerini anlatarak, tecrübelerimi sizlere aktararak gelişim sürecinizde sizlere destek olmak amacındayım. Umarım yaşadıklarım ve öğütlerim işinize yarar...

Basketbolla ilk tanıştığımda 8 yaşındaydım, benden 10 yaş büyük olan ağabeyim beni bir basketbol maçı izlemeye götürmüştü. Maçın heyecanı, sahadaki oyuncuların heybeti, seyircilerin coşkusu beni büyülemişti. Her şeyini örnek aldığım ağabeyim de basketbolcuydu ve onun spor ayakkabılarına, formalarına, bilekliklerine o kadar çok özeniyordum ki... O an kararımı verdim mutlaka ben de iyi bir basketbolcu olacaktım...

Hemen o yaz ailemin başının etini yemeye başladım, bana basketbol oynatmaları için her fırsatta gereken her şeyi yaptım. Evimiz Kızıltoprak’ta olduğu için bize en yakın yer olan Fenerbahçe Dereağzı tesislerinde minik takım ile antrenmanlara başladım. Aslında koyu bir Galatasaray taraftarıydım ama Avrupa yakasındaki Galatasaray tesislerinde yapılan antrenmanlara katılamayacağım için Fenerbahçe’de oynamaktan başka çarem yoktu. İçimdeki basketbol aşkı o kadar büyüktü ki hangi takımda oynadığıma fazla önem vermeden antrenmanlara devam ettim. Takımdaki çocukların yaşı benden daha büyüktü ve onlar benden daha uzun süredir basketbol oynuyorlardı. Ben onların yaptıklarını beceremiyordum, evet uzun boylu bir çocuktum ama iyi basketbol oynayabilmek için daha güçlü ve daha çabuk olmak gerekiyordu. Üstelik bunlar da yeterli değildi, çok ama çok çalışmak en önemlisiydi.

Kısa bir süre sonra takım arkadaşlarım benim beceriksizliklerimle dalga geçmeye başladılar, her geçen gün cesaretim kırılıyordu ama asla basketbolcu olmaktan vazgeçmeye niyetim yoktu. Akşam yatağıma yattığım zaman gözlerimi kapatıp kendimi milli takım formasıyla hayal ediyordum.

6. sınıfa başladığım zaman okul takımı seçmelerine katıldım ve sonuncu olarak takıma seçildim. Bir yıl boyunca hiç bir antrenmanı kaçırmadım, takımımız Türkiye 2. si oldu ama benim bu başarıda katkım olduğunu söylemek imkansızdı, yıl boyunca oynanan 30 maç boyunca sadece 2 ya da 3 dakika oyuna girebilmiş ve sadece 1 basket atabilmiştim.

O yaz basketbol yaşantımın dönüm noktası oldu, arkadaşlarımın alaylarına kulaklarımı tıkayıp deli gibi antrenman yapmaya başladım, çok ama çok çalıştım, yeni sezon başladığı zaman artık daha güçlü ve hızlıydım, sağ ve sol turnike atmayı çok iyi öğrenmiştim, şutlarım pek girmiyordu ama faul atışlarım fena değildi, savunma yapmanın kazanmak için ne kadar önemli olduğunu kavramıştım, top her potaya atıldığında rakibimi box ederek rebound almaya çalışıyordum. Antrenörümüzün dikkatini çekmeyi ve takım arkadaşlarımın saygısını kazanmayı başarmıştım. Antrenörüm bana basketbolun tüm inceliklerini öğretmeye çalışıyordu. Artık ilk 5 in değişmez oyuncusu olmuştum... Bir sezon sonra kulüp takımında da oynamayı başardım ve kısa süre sonra en büyük hayalim olan milli formaya kavuştum. Bu formaya kavuşmamda beni her çalıştıran antrenörün ve birlikte oynadığım her takım arkadaşımın payı büyüktür. Basketbol bir takım sporudur. 24 yaşında ağır bir sakatlık geçirip basketbolu bırakmak zorunda kalana dek 43 kez milli formayı giydim ve takımımla birlikte bir çok şampiyonluk kazandım ve bir çok ödül aldım.

Basketbolu bıraktıktan sonra çok sevdiğim genç arkadaşlarıma deneyimlerimi aktarabilmek ve basketbola dair bildiklerimi öğretebilmek için bir basketbol okulu kurdum ve sizlerle geçirdiğim zamanlar hayatımın en keyifli anları oldu. Basketbola başlayan her yeni oyuncu adayıyla birlikte tüm basketbol hayatımı en başından sonuna kadar tekrar yaşıyormuş hissine kapılıyor ve güzel anılarımı tazeleme fırsatı buluyorum. Basketbolcu olma yolunda genç oyunculara destek vermek beni çok mutlu ediyor.

Şimdi bu yazdıklarımdan çıkartmamız gereken öğütlere bir göz atalım.

1-) Yetenekli olmak veya iyi bir fiziğe sahip olmak basketbolcu olmak için yeterli değildir.
2-) Basketbolcu olmak için çok ama çok çalışmak gerekir.
3-) Hiç kimsenin ve hiç bir şeyin umutlarınızı ve cesaretinizi kırmasına asla izin vermeyin.
4-) Antrenörünüzün size söylediklerini eksiksiz olarak yapmaya çalışın.
5-) Basketbolun bir takım sporu olduğunu unutmayın, sahada tek başınıza hiç bir şey yapamazsınız ama takımınız sizi desteklerse en iyilerden birisi olabilirsiniz, takımınızdan destek alabilmek için siz de takımınızı destekleyin.
6-) Basketbol belli bir yaşa kadar yapılabilen bir spordur, basketbol oynamayı bıraktıktan sonra hayatınızın geri kalanında ne yapacağınız çok önemlidir, derslerinizi asla aksatmayın, mutlaka iyi bir üniversiteden mezun olabilmek için çok çalışın.
7-) Bir gün siz de benim gibi deneyimlerinizi sizden daha genç oyuncu adaylarına aktararak basketbol sporunun ilerlemesine katkıda bulunun.

BASKETBOL BİR YAŞAM TARZIDIR, bu kültüre uygun örnek davranışlar sergileyerek basketbol ailesine karşı üstlendiğiniz sorumluluğu lütfen yerine getirin.


Kucak dolusu sevgiler ve sonsuz başarılar diliyorum...

3 Aralık 2011 Cumartesi

HEPİMİZ DÜNYA'DAN EFE AY'DAN...

Bazı anlar, bazı olaylar vardır ki bir şeylerin akışını değiştirirler.

Hepimizin yaşadığı bazı anlar veya olaylar hayat akışımızı değiştirmiştir; elbette o an veya olaylar bizler üzerinde derin izler bırakırlar, kendi yaşam amaçlarımızı gerçekleştirmemize, deneyimlerimizi artırmamıza ve gelecek nesillere deneyimlerimizi aktararak, arkamızda eserler bırakmamıza neden olurlar.

Bu bizlerin yaşam yolunda attığımız adımlarla kendimizi gerçekleştirme yöntemimizdir.

Bazı insanlar o kadar önemli an ve olaylara imza koyarlar ki, onların gerçekleştirdikleri şeyler sadece kendilerini veya yakınlarını değil geniş kitleleri etkiler.

1980 yılında tek televizyon kanalı olan TRT de siyah beyaz olarak yayınlanan ”Beyaz Gölge” diye bir dizi vardı ve Coach Reeves ile oyuncuları tüm Türkiye’ye dalga dalga basketbol sevgisi aşılıyorlardı. Şans bu ya aynı yıllarda Basketbol Milli Takımımız da oldukça iyi performans sergiliyordu.

8 yaşımda adım attığım Basketbol Ailesi’nin 37 yıllık ve hafızası oldukça kuvvetli bir ferdi olarak durup düşündüğümde zihnimde canlanan en önemli anlarda hep aynı vizyon ve hep aynı başrol oyuncusu var.

Yıl 1981, o zamanlar Avrupa Şampiyonası’na gitmek hayal gibi bir şey ve Avrupa Şampiyonası elemesi olarak “Challenge Round” adı altında zorlu bir turnuva oynanıyor. Avrupa Şampiyonası’na gidebilmek için hayati Finlandiya maçını mutlaka kazanmak gerekiyor. Bitime 3 saniye kala 2 sayı gerideyiz ve top kenardan bizde, o zamanlar 3 sayı kuralı yok, maçı uzatmaya götürmek için sayıları bulmak zorundayız. Top kenardan oyuna sokuluyor ve Efe ağabey 7-8 metre uzaktan el üzerinden müthiş bir şut atıyor, işte o şut, o an hepimizin kaderini değiştiriyor...

Son saniyede yakalanan beraberlik sonrası uzatma devresinde kazanılan Finlandiya maçı ve bir kaç ay sonrasında gelen ilk Balkan Şampiyonluğumuzla Türk Basketbolu’nun kaderi değişiyordu ve bu kaderde tarihi yazan altın adamlardan en önemlisi elbette Efe Aydan olmuştu...

Elbette o şutu atarken amacı tarih yazmak değildi, O sadece her takım oyuncusu gibi üzerine düşeni yapmaya çalışıyordu, ama “BÜYÜK ADAM” olmak dedikleri zaten böyle bir şeydi. Büyük adamlar sıradan işler yaptıklarını düşünürken bile aslında tarih yazanlardır, onlar, bizlerin hayal bile edemeyeceği büyük işleri öylesine sıradanlıkla gerçekleştirirler ki sadece kendilerinin değil kitlelerin kaderini değiştirirler.

Basketbol Okulları Birliği Derneği’nin 2009 Basketbola Hizmet Ödül Töreninde kendisine takdim edilen minicik bir ödülü büyük bir tevazu ile kabul eden ve teşekkür konuşmasında “YAŞARKEN HATIRLANMAK” deyimini kullanarak gözlerimin dolmasına sebep olan Efe ağabeyime ne kadar teşekkür etsem azdır.

Sevgili Efe ağabey, eğer sen o sayıyı atmasaydın “Türk Basketbolu bugünlere gelebilir miydi ?” veya “Ne zaman gelirdi ?” sorularını her ortamda herkesle tartışmaya hazırım. Hayatını basketboldan kazanan bizler bir çok şeyimizi senin attığın sayılara, aldığın reboundlara, yaptığın bloklara, kaptığın toplara, verdiğin paslara, hırsına, yeteneğine, çalışkanlığına ve örnek kişiliğine borçluyuz.


Seni “HATIRLAMAK” veya “YAŞARKEN HATIRLANMAK” gibi anlamsız deyimleri lütfen bir daha kullanma çünkü sen hiç bir zaman aklımızdan çıkmıyorsun zaten...

3 Kasım 2011 Perşembe

YENİLMEZ ARMADA VE GRANİT

Tarih 04.05.1985, Spor ve Sergi Sarayı’nın soğuk ve rutubetli koridorlarından geçerek soyunma odasının yolunu tutuyorum. Maç çok önemli, aslında daha önemli maç yok, çünkü sezonun son maçı, Efes Pilsen ile finali oynayacağız.

Galatasaray soyunma odası çok fena bir yer, oyuncu başına 5 idareci düşüyor ve hepsi sigara veya puro içiyorlar, ne oturup ayakkabımızı bağlayabiliyoruz ne de nefes alabiliyoruz. Yenilmez Armada günlerini hafızalarında yaşamak isteyen eski basketbolcu ağabeylerimizin kahramanlık hikayeleri ile büyüyoruz.

Soyunma odasına varıyorum ama bir boşluk var, sanki bu boşluğu soyunma odasında değil de yüreğimin derinliklerinde hissediyorum. Hiçbir idareci, hiçbir eski oyuncu yok. Kelimeler zihnimde birleşiyor ve içimde sessiz bir monolog gelişiyor.

- Oğlum Cihat bu sefer yandık, kimse bize inanmıyor, yalnız kaldık, zaten Efes çok iyi takım ve çok formdalar, son maçta da bizi yenmişlerdi zaten, şimdi mahvolduk hayatta kazanamayız !!!

Tam o sırada Teknik Direktörümüz Yalçın Granit giriyor içeriye ve doğruca yanıma geliyor. Bendeki panik zirveye çıkıyor, her zamanki asık yüz ifadesi ve elinde oynamaktan asla vazgeçemediği anahtarlığı ile gözlerimin içine bakıyor. Belli ki maçı daha önce kafasında oynamış ve sonucu biliyor. Hemen söze giriyor.

- Cihat, biz bu maça iyi başlayacağız ama ikinci yarıda bizi yakalayacaklar, o zaman sen sahneye çıkacaksın ve muhtemelen seni Emir savunuyor olacak, sen ondan daha hızlısın, at şutlarını senin üzerine gelmek zorunda kalsın ve hayatın boyunca yapmadığın bir şeyi yap dal içeriye darmadağın et rakip pota altını, BU MAÇA ADINI YAZ CİHAT…

Al başına belayı, Yalçın ağabey düşünmüş taşınmış ve final maçının kilit anını 19 yaşındaki çocuğun omuzlarına yüklemiş, evet kabul ediyorum çok gururum okşandı, ama ya beceremezsem ne olacak ???

Dizlerimin titremesinden oturduğum bank sallanıyordu. Maç konuşması bitti, sadece oyuncular ve teknik kadronun olduğu soyunma odamızda CİM BOM BOM umuzu çekip sahaya çıkmak için kapıyı açtık.

Aman Allah’ım !!! Gözlerime inanamadım koridordan sahaya kadar belki 100 metre uzunluğunda iki sıra insan seli bizi bekliyordu öyle bir alkış koptu ki ne diz titremesi kaldı ne de heyecan, sanki 19 yaşında bir delikanlı değil de dünyanın en iyi ve tecrübeli oyuncusu gibi gördüm bir anda kendimi. İşin esası bu sefer o kadar çok insan gelmiş ki hepsi birden soyunma odasına sığmayacakları için haksızlık olmasın diye kimsenin soyunma odasına girmemesi konusunda fikir birliğine varmışlar…

Sahaya çıktım ve Yalçın ağabey ne dediyse harfiyen yerine getirdim, maçtan önce yazdığı senaryo sanki sahada canlanıyor gibiydi. Teknik adam değil de, oyun içinde ne zaman ne olacağını önceden bilen bir büyücüydü sanki. Rüya gibi bir 40 dakika geçirdikten sonra küçük bir çocuk dev bir şampiyonlukta pay sahibi olma gururunu yaşıyordu. Herşey o kadar yolunda gitmişti ki, bu maçtan sonra A milli takıma seçilmiştim. Artık Yalçın ağabeyin gözüne girmiş olmalıydım…

Şampiyonluk sevinci yaşanan soyunma odasına girdi Yalçın ağabey ve yanıma geldi, doğal olarak tebrik bekliyordum ama suratı her zamanki gibi asıktı, anahtarlığını sallayarak fırçasını attı.

- Sen ne zaman adam olacaksın Cihat sana bu maça adını yaz dedim, kazı demedim...

Bu hayatım boyunca duyduğum en onur verici azarlamaydı... O çoktan önümüzdeki sezonu kafasında oynamaya başlamıştı bile. Şampiyonluk onun için sadece bir andı.

Bizleri hep daha iyi olmaya zorladığın için sana minnetarız Yalçın Ağabey...

6 Ekim 2010 Çarşamba

SPOR SERGİ'DE OYNAMAK

Spor Sergi deyince hala tüylerim diken diken oluyor... O muhteşem seyircinin önünde oynamak Dünya’nın en güzel duygusuydu...

Ağustos ayında bile ısı 6-7 dereceyi geçmez, çok seyircili maçlarda nefes ve sigara dumanıyla ısınırdı. Tavandaki delikten içeriye kar yağdığı günleri bilirim, atılan sert pası tutmaya çalıştığınızda soğuktan donmuş ellerimizin kristal bir bardak gibi kırılıp parçalanacağını zannederdik. Paul Dawkins’in yün eldiven ile antrenman yaptığı ve buna rağmen attığı her şutu soktuğunu görmek sanırım az kişiye nasip olmuştur.

Sosyete tribünü önündeki potanın 3.00 m., score board tarafındaki potanın 3.15 m. yükseklikte olduğunu düşünürsek, score board tarafına smaç yapmak uzaya gitmek gibi bir şeydi.

Deplasman takımlarının kabusu oldu her zaman Spor Sergi, çünkü nerede çukur var, nerede dribbling yapılır, nerede yapılmaz, topu nereye vurduğun zaman nereye seker sadece İstanbul takımlarının oyuncuları bilirdi. Boş turnikeye giden oyuncuların yaptığı son dribblingde topun yere çakılı kalıp zıplamadığı olmuştur, hatta bir milli maçta Romen oyuncu Ermuraki score board tarafına Allah’la baş başa boş turnike atarken çukura basıp düşmüştü, Lütfi Arıboğan da avazı çıktığı kadar bağırmıştı adamın arkasından, “Herife ateş ettilerrrrr”... Milli maçın ortasında neredeyse gülmekten KISA ŞORT’umuzu ıslatacaktık. Bir maçta yere düştüğümde parkelerin arasından kafası görünen çivilerden birisi KISA ŞORT’umu yırtmıştı...

Dünya’da tek örneği olan score board 20 dakikadan geri sayacağına, 00.00 dan başlayıp ileriye sayar ve 20.00 olunca devre biterdi.

Bütün günümüz salonda geçerdi, hepimiz birbirimizi ilk defa orada gördük, dostluklarımızın temeli orada atıldı. İlk maçımı 1976 senesinde Taçspor forması altında BJK minik takımı karşısında oynadım. Hatırladıkça hala heyecandan dizlerim titriyor. Maçın hakemleri Sabahattin Merdan ve Melih Erdem iki takımın oyuncularını da futbol sahasına çıkar gibi tek sıra dizmişler ve hep beraber yürüyerek sahaya çıkmıştık. Tribünlerde iğne atsan yere düşmüyordu, çünkü bizden sonra BJK A Takımı Avrupa kupası maçı oynayacaktı.

89 senesinde ağır bir trafik kazası geçirdikten sonra canım kadar çok sevdiğim basketbolu bırakmak zorunda kaldım, aslında doktorlar bir daha oynayamazsın dediği için inadımdan iki sene daha oynadım. 90 lı yılların sonlarında bir kulüp kurdum ve başkanlığını yapmaya başladım, ciddi çalışmalarım kısa sürede sonuç verdi, GS, FB, BJK gibi takımları yenen Efes’e bile kafa tutan bir yıldız takım yetiştirdim. Kulübün her işiyle kendim ilgileniyordum. O zamanlar sicil lisans servisi İnönü Stadı’nın altındaydı. Oyuncularıma lisans çıkartmak için farelerin cirit attığı İnönü Stadı’nın karanlık ve izbe koridorlarında yürürken garip bir güç tarafından yüreğimin çekildiğini hissettim.

Kapısı aralık karanlık bir odanın içinde parıldayan çok tanıdık bir şeyler vardı. Tedirginliğimi atıp kapıyı açtım ve içeriye kafamı uzattım, hala tam olarak ne olduğunu anlayamamıştım ama yerde bir tahta yığını duruyordu, ben bu tahtaları çok iyi tanıyordum ama bir türlü çıkartamıyordum.

Arkamdan yaklaşan ayak sesleri ile irkildim, gelen Nazif’ti, zamanın sicil lisans şefi...

     - Nazif bunlar ne?

diye sordum. Gelen cevap gözlerimin dolmasına sebep oldu...

     - Spor Sergi’nin parkeleri...

Bir sessizlik anından sonra kendimi toparlayıp tekrar sordum.

     - Ne yapacaksınız bunları?

Gelen cevap bir kere daha kanımı dondurdu.

     - Sobada yakıyoruz.

Yanan Spor Sergi’nin parkeleri değil hepimizin geçmişiydi aslında...

Gidip parkelere dokunduğum zaman kazada dağılan kemiklerimin tekrar yerlerine oturduğunu hissettim, gözlerimi kapatıp o maçları hayal ettim ve tabii ki kaybolan geçmişimizin bir parçasını geri almama kimse engel olamadı.

Evet aşağıda resmini gördüğünüz bu garip tahta parçası hepimizin geçmişinin ve KISA ŞORTLULAR’ın sembolüdür.

HUZURLARINIZDA SPOR SERGİNİN ORİJİNAL PARKESİ...

Ben daha size ne yapayım...

Hepinizi çok seviyorum, çünkü siz beni ben yapan geçmişimsiniz...