18 Mart 2015 Çarşamba

ÇANAKKALE VE KAHRAMAN SPORCULAR...

Kurtuluş Savaşı yıllarında oynanması gereken bir Galatasaray - Fenerbahçe maçında sahada toplam 15 futbolcu yer aldı... Sahaya bir takım 8, diğeri ise 7 kişi çıkartabilmişti. Oyuncuların geri kalanları cepheye gitmişlerdi. Karayağız delikanlılar vatanı savunmak için canlarını feda etmekte tereddüt etmediler. Atalarımız, dedelerimiz, Çanakkale'nin her karış toprağını kanları ile suladılar... Bizlere bu cennet vatanı bırakmak için kendilerini feda ettiler... Çocukları, torunları bu topraklarda top oynayabilsin diye kendi formalarını çıkartıp omuz omuza can verdiler. Çanakkale'yi geçilmez kıldılar, destan yazdılar, tarih oldular...

Bugün sahada forma giyenler veya tribünlerde onları izleyenler o maçı ve o günleri asla unutmasınlar. Sporcu atalarımız biz burada birbirimizi yiyelim diye can vermediler. Ebedi Dostluk Ezeli Rekabet ruhuna ihanet eden herkes her an aşağıdaki isimlerinin kemiklerini sızlatıyor...

ÜÇ BÜYÜKLERİN ŞEHİT FUTBOLCULARI

Futbolcunun Adı, Takımı, Şehit Düştüğü Yer

1 -  Arif, Fenerbahçe, Bor Ovası
2 -  Nurettin, Fenerbahçe, Fikirtepe Bataryası
3 -  Halim, Fenerbahçe, Fikirtepe Bataryası
4 -  Kemal, Fenerbahçe, Çanakkale Savaşı
5 -  Zeki, Fenerbahçe, Çanakkale Savaşı
6 -  Hüsnü, Fenerbahçe, Çanakkale Savaşı
7 -  Neşet, Fenerbahçe, Çanakkale Savaşı
8 -  Refik Bey, Fenerbahçe, Kulüp Binasında
9 -  Mustafa Bey, Fenerbahçe, Kulüp Binasında
10- Ethem Bellisan, Fenerbahçe, Erenköy Bataryası
11- Haldun, Fenerbahçe, Kafkas Cephesi
12- Doktor Ali, Beşiktaş, Kafkas Cephesi
13- Asım, Beşiktaş, Kafkas Cephesi
14- Muallim Sadi, Beşiktaş, Kafkas Cephesi
15- Kaptan Kazım, Beşiktaş, Çanakkale Savaşı
16- Doktor Mehmet, Beşiktaş, Kafkas Cephesi
17- Rıdvan, Beşiktaş, Çanakkale Savaşı
18- Kürt Celal, Galatasaray, Çanakkale Savaşı
19- Abdurrahman, Galatasaray, Kafkas Cephesi
20- Halit, Galatasaray, Kafkas Cephesi
21- Kaleci Hamdi, Galatasaray, Çanakkale Savaşı
22- Hasnun Galip, Galatasaray, Çanakkale Savaşı
23- Celal İbrahim, Galatasaray, Irak Cephesi
24- Neşet, Galatasaray, Çanakkale Savaşı
25- İdris, Galatasaray, Trablusgarp Cephesi
26- Refik Ata, Galatasaray, Çanakkale Savaşı
27- Mehmet Ali, Galatasaray, Çanakkale Savaşı
28- Hasip, Galatasaray, Çanakkale Savaşı
29- Cemil, Galatasaray, Çanakkale Savaşı
30- Nazmi, Galatasaray, Çanakkale Savaşı

VE ADI KAYITLARA GEÇMEMİŞ TÜM İSİMSİZ KAHRAMANLAR...

Allah sizlerden razı olsun, Allah mekanınızı cennet eylesin, hatıranız önünde saygı ile eğiliyoruz Türk Sporunun gerçek kahramanları, ölümsüz şehitlerimiz...

10 Mart 2015 Salı

SADECE GALATASARAY DEĞİL, TÜRK BASKETBOLU DA KAZANDI...

Basketbolda Galatasaray sınırlı kadrosuna rağmen Fenerbahçe'yi yendi. Takımdan ayrılan yıldız oyuncular, sakatlar ve cezalı coach Galatasaray için büyük dezavantaj olarak lanse ediliyordu. Basında felaket senaryoları çiziliyordu, hatta fark 30 sayı mı olur, 40 sayı mı olur yorumları yapanlar vardı. Öyle ya Fenerbahçe'nin kadro derinliği kimsede yok, Coach Obradaviç tartışmasız Avrupa'nın gelmiş geçmiş en başarılı çalıştırıcılarından birisi, takım Avrupa Ligi'nde almış başını gidiyor, geleni deviriyor, gideni deviriyor, kimse yan bakamıyor... Galatasaray'ın ise tek avantajı kendi sahasında oynamaktı. Tüm bu veriler kağıt üzerinde Fenerbahçe'nin 20 sayı öne fırlaması için zemin hazırlıyordu...

Ama maalesef diğer spor braşlarında olduğu gibi basketbol da kağıt üzerinde değil sahada oynanıyordu. Bu maçta sahada "Aslan" yoktu, "Yaralı Aslan" vardı, bir de "Aslan Yürekli Bir Adam"... Maçı gurur meselesi yapmış vakur bir atlet çıktı sahaya. Ayak bileği ağrısı nedir bilenler anlar ancak O’nun halinden... Ayak yana esnemesin diye alçı gibi flaster bandaj yapılır bileğe. Her kalp atışının basıncını ayak bileğindeki zonklamadan sayarsın. Sanki kalbin ayak bileğine taşınmıştır. Performans arttıkça nabız yükselir, kalbin dakikada 120 atmaya başlar, ayak bileğinde dakikada 120 farklı acı hissedersin. Sinan Güler hayat amacını gerçekleştirdi. Hiç umurunda olmadı ayağındaki ağrılar, O hayatını yaşamak istedi. Gerçek bir atlet gibi sahaya çıkıp bu maçı yaşamak istedi. Gücünün, terinin son damlasına kadar mücadele etmek istedi. Çünkü bu gerçek bir atletin hayatta mutlu olma yoludur. Her an hafızanıza kazınır, aynı adrenalini ömür boyu hissedersiniz, maçın o anını hatırladığınız zaman oturduğunuz yerde nabzınız yükselir, vücut beyine ayak uydurur ve o maç anında verdiği reaksiyonları hatırlar. Hormonlarınız aynı o andaki gibi salgılanır, vücudunuz maçın o anındaki halini alır. Aynı çocukluğunuzda yediğiniz bir tokadın acısını yıllar sonra hissetmek gibidir gerçek atletlerin kariyer hafızaları. Sinan Güler sahaya çıktı ve yapması gerekeni yaptı, aksi olsaydı Tanrı'nın kendisine verdiği yeteneklere ihanet etmiş olurdu. Bir profesyonel gibi işinin başındaydı, bir amatör gibi yüreğini sahaya koymuştu.

Her zaman söylerim yabancı oyunculardan tam performans almak için ekstra motivasyon gerekir. Kendi memleketini bırakıp ekmek parası kazanmak için buralara gelen genç adamların ilk düşünceleri sakatlanmamaktır. Çoğunlukla ürkek ve çekingen davranırlar, düz oynarlar, etliye sütlüye karışmadan maçı bitirmeye çalışırlar. Ama aslında hepsinin amatör bir ruhu vardır ve hepsi çocukluklarında gerçek bir spor terbiyesi almışlardır. İyi yabancı oyuncular tetik mekanizması eksik bomba gibidirler. Sahaya bir yerli oyuncu çıkar ve kendisini yerden yere atmaya başlar, takımın tetik mekanizması olur, içlerindeki kazanma kodları silinmemiş tüm gerçek atletler bundan etkilenirler. Beyin risk hesabı yapmayı bırakır ve vücuda ölümüne savaşmasını emreder. İşte takım ruhunun uyanması denilen şey budur. Sinan Güler tetik oldu Galatasaray'ın basketbol kültürü ve amatör ruh ile büyümüş Sırp oyuncuları da bomba...

BU MAÇ TÜRK SPOR TARİHİNE YAZILDI VE BU MAÇ TÜRK SPOR YÖNETİCİLERİNE DERS NİTELİĞİNDEDİR...


Evet, Galatasaray basketbol takımı önemli bir maç kazandı, hem play-off yolunda ilerledi, hem de futbolda kaybedilen maçın yaralarını sardı. Ama daha önemlisi ciddi seyirci desteğini de arkasına alıp Galatasaray ailesine moral verdi. Şimdi asıl soru bu böyle devam eder mi yoksa tek atımlık barut vardı o da ezeli rakibe mi sıkıldı? Bu sorunun cevabı Galatasaray yönetiminde saklı. Eğer altyapıya önem verip her sezon sahaya yeni bir Sinan Güler sürebilirseniz ne ala, yok süremezseniz fellik fellik para aramaya devam... İsterseniz bütçeniz 50 milyon avro olsun taşıma suyla değirmen dönmez. Kendi oyuncusunu yetiştirmeyen takımın ruhu olmaz, ruhu olmayan takım da dünyaları satın alsa şampiyon olamaz... Bu iş parayla değil yürekle yapılır.
Coach Ergin Ataman ilk günden kafayı Obradoviç'e takmıştı "büyütmeyin bu adamı bu kadar gözünüzde" diyordu. Obradoviç'in kariyerini eleştirmek bizim haddimize değil, zaten Ergin hocanın amacı da Obradoviç'in başarılarını inkar etmek değildi. O sadece karşısında ölümsüz/yenilmez bir dev olmadığını ifade diyordu. Kendisine güveniyordu ve en az Obradoviç kadar iyi olduğunu hissediyordu. Yanılmadı da, tribünde olmasına rağmen Obradoviç'i uzaktan kumandayla yendi. Tabi sahada takımı yöneten yardımcısı Yağızer Uluğ kardeşimizin de hakkını teslim etmek lazım...

Sonuç olarak bu maçtan dersimizi alırsak Türk Sporu kazançlı çıkar. Yerli oyuncu olmadan başarı hayaldir ve yerli çalıştırıcılar da en az yabancılar kadar yeteneklidir. Değerlerimize sahip çıkalım. En ufak bir hatalarında onları eleştirmek, yerden yere vurmak veya başarılarında bu ve buna benzer yazılar yazıp methiyeler düzmek çok kolay, önemli olan zor günlerinde onların arkasında durabilmek ve sırtlarını sıvazlayıp motive etmektir.

27 Haziran 2014 Cuma

NEDEN FARKLIYIM...

Hiç lafı dolandırmadan son söylenmesi gerekeni ilk söyleyeyim.

“ÇÜNKÜ BEN BU HAYATTA HER ŞEYİMİ SPORA BORÇLUYUM”…

Bu cümlenin tam anlamını sadece benim gibiler kavrayabilirler. Ben şimdi dilim döndüğü, kalemim izin verdiğince ne demek istediğimi tüm grup üyelerine açıklamaya çalışacağım.

Genetik fiziksel özelliklerimden dolayı spor yapmak üzere bu dünyaya gelmiş olduğuma inanıyorum. İlkokul ikinci sınıftayken annem ile babam boşandılar ve biz annem ile anneannemin evine taşınmak zorunda kaldık. Yanılmıyorsam sene 1973 veya 74; zamanın koşullarını düşünün. Çok uzatmayayım, geçim sıkıntısı, ilgisiz bir baba, huzursuz bir aile ortamı vs. vs…

Galatasaray Lisesi’nde yatılı okuyan ve sadece bazı hafta sonları görebildiğim benden 10 yaş büyük ağabeyim basketbol oynuyordu. Şimdi sadece 60 liraya satın alınabilen, o dönem bütün gençlerin hayallerini süsleyen servet değerindeki bez Converse ayakkabıları, orlon örme formaları ve birlikte çok eğlendiği takım arkadaşlarıyla rüya gibi bir hayat yaşıyordu. Sanki dünyanın en mutlu, en yüce insanıydı. Tek amacım vardı, O’nun gibi olabilmek…

8 yaşındayken bir yaz günü Kızıltoprak’ta yaşadığımız anneannemin evinden kaçtım ve bisikletimle 300 metre mesafedeki Fenerbahçe Dereağzı Tesislerine gittim. Açık hava sahasında yapılan antrenmanları seyretmeyi hayal ediyordum. O yıllarda spor salonu falan yoktu, yaz kış hep açık havada antrenman yapılırdı. Yağmur dindiği zaman saha süpürülür ve küçük su birikintilerine girmeden dribbling yapmaya çalışılırdı, tabi oynayacak top bulabilirsek... En şanslı takımlar beton sahalarının üzerinde sundurma olanlardı. Lapa lapa kar yağarken açık havada antrenman yapardık. Galatasaray’ı tutuyordum ama içimdeki basketbol oynama tutkusu her şeyin üzerindeydi. Fenerbahçe minik takımının antrenmana başlamak üzere olduğunu gördüm. Oyuncuların tümü benden 3-4 yaş büyük ve daha iriydi ama benden uzun olanı yoktu. Takımın başındaki sakallı adamı gözüme kestirdim, daha önce ağabeyim ve arkadaşlarından adını duymuştum, Faruk diye birisiydi. Faruk Akagün’ün yanına gidip “ben de oynamak istiyorum” dedim. İlk basketbol antrenmanımı Fenerbahçe’de yaptım. Zaten üçüncü antrenmana Galatasaray forması ile gittiğim için takımdan kovuldum…

Annemin gayretleri ve fedakarlıkları sonucunda Saint – Joseph Fransız Erkek Lisesi sınavını kazandım. Okulda spor yapmak zorunluydu. Voleybol takımımız dünya şampiyonu olmuştu. Beni hemen voleybol takımına almak istediler. İtiraz ettim basketbol takımına girmek istediğimi söyledim. Voleybol antrenörü beni her basket oynarken gördüğünde topumu alıp çakısıyla patlatırdı ve beni voleybol oynamaya zorlardı.

Yılmadım, Raf marka ayakkabılarımla, Kupa marka topumla beton zeminin üzerinde milyarlarca dribbling yaptım, milyonlarca şut attım… Ayaklarımın altında kalın nasır tabakaları oluşmuştu. İlk Çin Kes ayakkabılarımı ayağıma giydiğim zaman kendimi bulutların üzerinde yürüyormuş gibi hissettim. Derslerim etkilendiği için annem basketbol oynamamı istemiyordu, az sopa yemedim top oynuyorum diye… Küçükler kategorisinde Milli Takım yoktu ama 13 yaşında Yıldız Milli Takıma seçildim. Takımın en genç oyuncusuydum. Annemin karşısına geçtim ve artık direnmemesini söyledim. Yapacak bir şey kalmamıştı, tüm engellemelere rağmen kendi çabamla Milli Takıma seçilmeyi başarmıştım… İlk bez Converse’lerime kavuştuğum günün gecesinde ayakkabılarım yastığımın atlında uyumuştum. O pis kauçuk kokusu hala burnumda; leylak olsa, zambak olsa bu kadar güzel kokmazdı… Bir de Voit marka topum vardı, artık bu hayatta daha fazla ne isteyebilirdim ki?

Şimdi kendimizi paralıyoruz çocuklarımız spor yapsın diye. Dünyanın parasını harcıyoruz, en güzel tesislere götürüyoruz, ayakkabının gazlısı, yaylısı, ışıklısı hatta tekerleklisi bile var artık. Dünya finalinin oynandığı topun aynısı markette satılıyor. Tabletin, telefonun haddi hesabı yok, birini bırakıp diğerini alıyorlar. Televizyon milyon kanal, filmler 8 boyutlu, ne bileyim işte, bizim hayal bile etmeye aklımızın ermediği her şeye çocuklarımız kolayca sahip oldular…

Neden mi yaptım bu uzun girişi, benim şartlarımla şimdikilerin şartlarının arasındaki farkı vurgulamak için… Evde bulamadığım huzur ortamını basketbol sahalarında bulur olmuştum. Her geçen gün daha iyi oynuyordum, insanlar beni alkışlıyorlardı, özgüvenim gelişiyordu.

Çatal bıçak tutmasını, toplum içinde hareket etmesini, kızlara nasıl yaklaşmam gerektiğini, kısacası bir çocuğun ailesinden öğrenmesi gereken her şeyi ben basketbol ailesinde öğrendim.

“BEN BU HAYATTA HER ŞEYİMİ SPORA BORÇLUYUM”, derken sakın maddi çıkarımlar gelmesin aklınıza. Evet spordan çok para kazandım. Normal bir orta seviye çalışanın ömür boyu kazanamayacağı paraları ben bir iki senede kazandım. Sonra ne mi oldu? Bir trafik kazası geçirdim tüm servetimi hayatta kalabilmek ve tekrar yürüyebilmek için harcadım, hatta üzerine borçlandım. Bugün kalem tuttuğum sağ elimin tekrar yerine dikilmesi 14 saat sürdü. Bedenim bir puzzle’ın parçaları gibi yeniden birleştirildi. Yıllarca yoksulluk çektim sonra tekrar para kazandım, sonra 5 Nisan kararları ile herkes gibi ben de battım, sonra tekrar çok kazandım, sonra deprem oldu bir daha battım, sonra yine kazandım vs. vs…

Hepimiz bir şekilde geçimimizi sağlıyoruz; paradır bu, gelir de, gider de, hiç belli olmaz… Sağlıklı yaşadığım her dakikaya şükrederim. Bir dost sofrasında iki kadeh parlatabilecek durumdaysam, eşim, çocuklarım yanımdaysa değmeyin keyfime...

Bence en önemli şey insanın temel karakterinin şartlara göre değişiklik göstermemesidir. Elbette her olaya ve her kişiye aynı tepkileri veremeyiz, bazen gönlümüz kayar ama temel hep aynı olmalıdır, temeli olmayan her şey yıkılmaya mahkumdur.

Evet, basketbol ailesi ve Saint – Joseph orta okulunda aldığım eğitim beni bugünkü ben yaptı. Gençlik hamurum içinde karakterimin yoğurulması ve şekillenmesi aşamasında hayatıma giren bu unsurlara bir de Galatasaray eklendi. Benim temel karakterimdeki felsefe, ahlak ve davranışlarımın özü bu üç olguya dayanır. Sevenim de vardır sevmeyenim de… Sevilmek konusunda hiç çaba sarf etmedim, dedim ya gönüldür bu ota da konar boka da… Seven sever, sevmeyenin canı sağ olsun… Hatta ben sevilmeyi pek sevmem, genelde insanları uzak tutarım kendimden… Benim için diğer önemli konu saygıdır… Hayatım boyunca hep saygın işlere imza atmak ve insanlar üzerinde saygı uyandırmak istedim.

“BEN HER ŞEYİMİ SPORA BORÇLUYUM”, sadece evimi, arabamı, eşimi, dostumu değil; ben canımı, kanımı, tüm benliğimi spora borçluyum…

Evet, ben hobi olarak sporla ilgilenenlerden çok farklıyım, çünkü siz sporu hayatınızdan çıkartsanız bile size hiçbir şey olmaz ama hayatımda spor olmadan ben var olamam. Spor benim için hobi değil çok ciddi bir iştir. Çizgilerin arasında işimi yapmak için hep ölümüne mücadele ettim. Şu anda çizgilerin dışındayım ama misyonum daha büyük. Şimdi çizgilerin içinde bulunanlara uğrunda ölümüne mücadele etmeleri için en yüksek hedef, amaç ve değerleri göstermekle görevliyim. Bir de onları izleyenler var, izleyenlere de en üst düzey ve en hakkaniyetli keyifleri yaşatmalıyız ki desteklerini bizden esirgemesinler…

Biz Türk Sporunu temizlemek için buradayız, birilerine üstünlük taslamak için değil. Hep söylüyorum hepimiz aynı gemideyiz.

Cihat LEVENT

14 Nisan 2014 Pazartesi

HAKEM HAFIZASI VE GALATASARAY - FENERBAHÇE BASKETBOL AVRUPA KADINLAR FİNALİ

Öncelikle Avrupa Şampiyonu Galatasaray Basketbol Kadın Takımını ve başta Coach Ekrem memnun olmak üzere tüm kadroyu kutlamak gerek.

Fenerbahçe'nin de hakkını yemeyelim, tek bir maç kaybederek Avrupa ikincisi oldular. Dünyanın bir numaralı ezeli rekabetini Avrupa finaline taşıyarak Türk Milletinin göğsünü kabarttılar.

Maç ile ilgili teknik yorumları basından takip ediyoruz. Fenerbahçe'nin daha geniş bir kadroya sahip olduğu, Galatasaray oyuncularının daha uzun süre alarak oynadığı, final maçına yorgun çıktıkları, bu yüzden önce açılan farkın sonra eridiğini ve tabi kenar yönetimde Galatasaray'ın ağır bastığını herkes döne döne anlatıyor.

Kimse bu maçın Türkiye Ligi değil de Avrupa Ligi maçı olduğunun ve maçın yabancı hakemler tarafından yönetildiğinin farkında bile değil. Sakın yanlış anlamayın Avrupa hakemleri Türk hakemlerinden daha iyi maç yönetiyorlar Galatasaray bu yüzden kazandı demek istemiyorum. Avrupa hakemlerinin Türk takımlarına dair hakem hafızaları olmadığı için maç çok daha rahat ve sorunsuz oynandı. Bir hakem ne kadar tarafsız olursa olsun daha önce bir çok kez maçını yönettiği oyuncuların hareketleri bilinç altına kazınır ve benzer hareketler gördüğü zaman düdüğü otomatik olarak çalar. Örneğin bacakları çabuk olmayan bir oyuncu savunma yaparken rakibinin elindeki topa doğru elini kolunu uzatmayı alışkanlık haline getirmişse ve hakem bu huyunu ezbere biliyorsa faul düdüğünü çok daha kolay çalar.

Galatasaray ve Fenerbahçe maçlarını sezon boyunca yöneten Türk hakemlerin hafızalarından dolayı yanılma ihtimalleri daha fazladır. İki takımın denk kuvvetler olduğunu bildikleri için ara açıldığı zaman tedirgin olup kontrollerini kaybedebilirler, ya da pozisyonların gereği bir takım lehine daha fazla düdük çalarlarsa eleştirilme baskısıyla panikleyip istemsiz de olsa telafi düdükleri çalabilirler. Bütün sezon diyalog halinde oldukları, aynı dili konuştukları oyuncu ve antrenörlerin baskısı da işin cabasıdır. Bu bahsettiklerim yabancı hakemler için hiç bir negatif etki yaratmaz, yabancı hakem dikkatle pozisyonu izleyip doğru gördüğünü çalmaya çalışır. Eğer işini beceremezse FIBA bir daha üst düzey maç ataması yapmaz olur biter.

Bu sene iki Avrupa finalisti de bizim ülkemizden çıktı. Pekiyi ama seneye ne olacak. Seneye Fenerbahçe yine ilk dörde girecek ama Galatasaray orada olmayacak. Neden mi? Fenerbahçe bu kadar yaklaşıp kupayı ikinci defa kaybettiği için daha da hırslanacak, kupayı almayı gurur meselesi yapacak. Galatasaray oyuncuları ise Avrupa Şampiyonu olmanın verdiği öz güvenle fiyat yükseltecekler. Herkes bu sene aldığından daha fazla para isteyecek. Bütçe beklenen rakamların çok üzerine çıkacağı için kulüp bu paraları ödeyemeyecek. İstediklerini alamayan oyuncular kırgınlık yaşayacaklar. Bir bölümü diğer takımlara transfer olacak, kalanlar da bu sene gösterdikleri performansı yakalayamayacaklar... Bir kupayı korumak onu kazanmaktan çok daha zordur.

Bir diğer dikkat edilmesi gereken konu ise sahadaki yabancı oyuncu sayısı. Fenerbahçe 7, Galatasaray 4 yabancı oyuncu ile sahadaydı. Galatasaray maçı Türk oyuncuları ile kazandı... Bahar, Şebnem ve Işıl takımlarını kupaya taşıyan isimler oldu. Bundan ders çıkartmak gerekiyor. UEFA Kupasını kazanan Galatasaray Futbol Takımının Türk oyunculardan oluşan 8 kişilik iskeletinin yarı finalde Brezilya Milli Takımına 2-1 kaybederek Dünya üçüncüsü olduğunu unutmayın.

Uzun lafın kısası başarının devamı ve en büyük kupaları kazanmak için altyapımızı sağlam tutmak zorundayız...

12 Nisan 2014 Cumartesi

AT, AVRAT, SİLAH

1965 doğumluyum, yaşı bana yakın olanlar gayet iyi hatırlar, 1980’li yıllara kadar tribünlerde ne şiddet vardı ne de küfür…

Sonra ilk şifreli kanal kuruldu ve yayın hakları kulüplerin en ciddi gelir kaynakları arasında yer almaya başladı. Derken Avrupa kupalarına katılan kulüplere UEFA’nın ödediği paralar astronomik boyutlara ulaştı. Kulüpler dernek gibi yönetilirken zaman içinde holdingleşmeye başladılar. Tam bu süreçte birkaç deli kuyuya taş attı… “Rakibimiz yurtdışında kazandıkça ekonomik olarak güçleniyor ve sonra da bu maddi gücü yurtiçi rekabette kullanıyor, o yüzden yabancı takımlarla oynadıkları zaman bile biz ezeli rakibimiz olan Türk takımlarını değil yabancı takımları tutuyoruz” kıvamında söylemler ekranlarda uçuşmaya başladı. “Düpedüz vatan hainliği” veya “spor ruhu ve ahlakına uygun değil, centilmence değil” diyenler oldu ama üzüm üzüme baka baka karardı. Aklıselim açıklamalar her geçen gün cılızlaştı ve sonunda fanatizm naralarından başka bir şey duyamaz olduk.

Benim aklım hala almıyor, sahada maç yapan iki takımdan birisinin göğsünde ay-yıldız var ve sen bir Türk olarak diğer takımı tutuyorsun. Ben o ay-yıldızı yıllarca göğsünde gururla taşımış bir vatan evladı olarak, böyle tipleri gördükçe utanç duyuyorum.

Ezeli rakipler yurtdışında başarılı olamasa, ülke puanı yükselmese Avrupa kupalarına bu kadar çok Türk takımı katılabilir miydi? Neden bir de ezeli rakiplerinizin yurtdışı başarıları sayesinde kendi kasanıza giren paraların hesabını yapmıyorsunuz? Çünkü bazılarının işine gelmiyor… Takımına yürekten bağlı olan taraftarı sömürmek ve kandırmak maharet gibi gösteriliyor.

Gündemde bir şike meselesi var ki değmeyin gitsin. Her kafadan bir ses çıkıyor… Herkes bir yorum getiriyor, taraftarlar arası gerilim kullanılarak spor üzerinden politika yapılıyor. Bana sorarsanız son durum çok basit. Fenerbahçe’nin şike yapıp yapmadığının artık hiçbir önemi kalmadı çünkü şike kararı veren Özel Yetkili Mahkemeler artık yok. Hukukçu değilim, yasal prosedürü bilemem ama kamuoyu vicdanı göz önüne alınırsa bugün geçerli olmayan mahkemelerin dün verdikleri kararlar da geçerli olamaz.

Şike, doping ve şiddet; sporun üç ana düşmanıdır. Bu üç illetten birisine karışanın en sert biçimde cezalandırılması gerektiğine canı gönülden inanıyorum. Babamın oğlu olsa tanımam, cezası neyse çeksin. Hem sadece şahıslarla da iş bitmez, o yönetimi seçen genel kuruldur; o sporcuyu, antrenörü veya idareciyi transfer eden ise genel kurul tarafından kulübü temsile yetkili kılınmış olan yönetim kurulu üyeleridir. Yani yönetimlerde yer alan şahısların yaptıkları hata kulüp tarafından yapılmış anlamına gelir. Bu durumda suç işleyen şahıslarla beraber mensubu oldukları kulüpler de ceza almayı hak ederler.

Gelelim Aziz Yıldırım’ın durumuna, suç işlediyse cezasını çeksin ama herkes gibi O da adil yargılanmayı hak ediyor. Kapatılan mahkemelerin mantıksız ve tutarsız iddianameleri ile verilen cezalar demokratik bir cumhuriyetin temelinden sarsılmasına neden oluyor. Türk insanı enteresandır, dış güçler saldırmadıkça birlik beraberliğe pek önem vermeyiz. Direkt olarak şahsımızı ilgilendirmeyen konularda sosyal sorumluluk almaya pek sıcak bakmayız. Düşünün tarihte kurulmuş olan 16 Türk devletinin tamamı içeriden yıkılmış. Sınıra dayanıp bir Türk devletini yıkabilen düşman yok tarihte… Dikkat edin tarih tekerrürden ibarettir aynı zokayı tekrar yutmak üzereyiz. Bu tezime karşın son günlerde Türk Milletinin daha da enteresan bir tavrını gözlemliyorum. Derler ya ”AT, AVRAT, SİLAH” namustur Türk insanı için… Modernleşmenin sonucu olarak atların yerini otomobiller aldı, hem de hiçbir değerleri yok, binlerce lira ödeyerek almamıza rağmen sokağa park edip gidiyoruz. Silah desen artık ruhsata bağlı ve günlük medeni hayatta kullanımı anlamsız. Avrat meselesine gelince değer yargıları hala titizlikle korunuyor ama ne oldu biliyor musunuz? Artık avrattan bile önemli bir aidiyet kavramı var Türk Milleti için… “AİDİYET”…

Evet yanlış okumadınız, sporseverliğin yerini alan aidiyet duygusu artık Türk halkının yeni namus kavramı… “TARAFTARLIK” her şeyden önce geliyor. Ekonomi, eğitim, çevrecilik gibi hayati konuları önemsemeyen hatta fikir bile sahibi olmayan insanların taraftarı oldukları kulüp ile ilgili en ufak bir nahoş mesele vuku bulsa herkes top yekun göğsünü siper etmeye hazır. 3 Temmuz süreciyle birlikte öyle bir dalga yayılmaya başlandı ki adeta taraftarların namusuna göz dikildi. Şike varsa ispat edersin verirsin cezasını olur biter. Şike tek taraflı yapılamaz, iki tarafın anlaşmasıyla olur. Anlaşan tarafları sağlam delilleriyle çıkartırsın kanunun önüne gereğini yaparsın. Kamu vicdanı rahatlamadıkça istediğiniz kadar kanun çıkartın, istediğiniz yönetmelikleri yazın hiçbir işe yaramaz.

Bilinçsiz ezeli rakipler “Fenerbahçe küme düşsün” diye yaygara yapıyor olabilir veya fanatik Fenerbahçe taraftarları “biz şike yapmadık” diye kendilerini savunuyor olabilirler. Bir düşünsenize ezeli rakibinizin olmadığı bir lig kime keyif verir ki? Sakın yanlış anlamayın birileri şike yapsa bile ligden küme düşme olmasın demiyorum. Sadece kendinizi rakibin yerine koyup empati yapın veya başka bir deyişle aynı belanın sizin başınıza geldiğini düşünün. O zaman kendinizi nasıl hissederdiniz?

Diğer takımların taraftarları darılmasınlar ama hemen hemen her sporseverin üç büyüklerden birisine sempati duyduğudur.

Bırakın dalaşmayı, gün birlik olma günüdür. Yoksa kardeş kardeşe kırdırılacak… Sporun dini, dili, ırkı, olmaz. Spor kitleseldir, spor evrenseldir. Size haksızlık edilmesini istemiyorsanız, rakibinize de haksızlık yapılmasına engel olmanız gerekir. Yoksa bir gün sıra size gelir, hiçbir şey yapamazsınız; yalancı çoban misali yapayalnız kalırsınız. Kanarya, Kartal, Aslan, Fırtına, Kafkaf, Gözgöz ve diğerleri kenetlenin, sporunuza sahip çıkın…

“At, Avrat, Silah” tan sonra hayatımıza giren yeni namus kavramımıza el uzatılmasına izin vermeyin!!! Bu konuda hassas olun… Temiz spor Türk Halkının namusudur!!!

11 Mart 2014 Salı

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Biraz önce metroya binerken türbanlı bir genç kızın İstanbul Kartında yeterli para yoktu. Turnike güvenlik görevlisi engellilere ayrılmıs olan kapıyı açıp "buradan geç, bir daha ki sefere metroya binerken kartını iki defa bas" dedi. Bence olması gereken budur arada sırada iyi niyet çerçevesinde insanlar yardımlaşmalıdır ama tabi ki bazı şartları var.

1-) Genç kız bir dahaki metro seyahatinde kartını iki kez basarsa,

2-) Güvenlik görevlisi bunu alışkanlık haline getirmez veya başka çıkarlar uğruna kullanmazsa,

3-) Ve en önemlisi, güvenlik görevlisi aynı anlayışı mini etekli bir genç kıza da gösterirse...

Ne zaman adam oluruz biliyor musunuz? Dindarlık ile dürüstlük ve namus kavramlarının birbiri ile hiç bir ilişkisi olmadığını kabul ettiğimiz zaman... İnsana insan olduğu için güvendiğimiz zaman... İnsanı dinine, tuttuğu takıma endeksli kategorize etmediğimiz zaman... Bizi yakından tanımasalar bile bize güvenmiş olanları hayal kırıklığına uğratmadığımız zaman...

8 Mart 2014 Cumartesi

KADINLARIMIZ

Rahmetli anneannem 1913 Beşiktaş doğumlu. Fanatik dişi kartal... Baba Hakkı (Yeten) ile Çırağan Yokuşu'nda top oynamışlığı var. 19 Mayıs gösterilerinde stada ilk kez şortla çıkan Beşiktaş Atatürk Kız Lisesi öğrencilerinden birisi. Annesi Selanik doğumlu, o zamanki evleri Atamızın evine kapıkomşu. Birlikte erik ağacına tırmanma hikayelerini dinleyerek büyüdüm. Siyah beyaz televizyonun yayına başladığı 70 li yıllarda "iyi akşamlar" diye bültene giren haber spikerlerine mutlaka "iyi akşamlar evladım" diye karşılık verirdi. "Beni duyamadıklarını biliyorum ama olsun adet yerini bulsun" derdi. Televizyonda maçları hiç kaçırmazdı. Kimi tutuyorsun diye sorduğumuz zaman "kara donluları" diye cevap verirdi çünkü siyah beyaz ekranda kalbi hep siyah şort ve beyaz forma giyen Kara Kartal için atardı. Sanırım 50 li yaşlarının sonuydu, evin koridorunda üst üste 4-5 takla attığını hatırlıyorum. Bir gece geç saate kadar eve dönmemişti, o zamanlar bırakın cep telefonunu evlerde sabit telefon bile yoktu. Dayılarım ve annem karakol, hastahane, çevrede ne varsa panik halinde aramaya başladılar. Gece yarısına doğru anneannem gayet sakin ve mutlu bir şekilde Kızıltoprak'taki evimize döndü. Kendilerini merakta bıraktığı için serzenişte bulunan ve nerede olduğunu soran 3 evladına bastı fırçayı, "bu yaştan sonra size hesap mı vereceğim be, bindim trene, Maltepe Stadı'nda lige terfi maçları vardı onları seyretmeye gittim" :))) İlk Milli maçımı 14 yaşında Selanik'te Yunanistan'a karşı oynadım. Seyahate çıkmadan önce "anneanne dua et Yunan'ı kendi evinde yenelim" dedim. Anneannem tebessüm etti, "orası bizim de evimiz evladım, hayırlısı olsun" dedi. O yaşta ne demek istediğini pek anlayamamıştım ama şimdi konuya detaylarıyla vakıfım. Bırakın Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş ayırımını söz konusu milli maç bile olsa anneannem haktan, sportmenlikten yanaydı. Köklerimiz Selanik'teydi, orası Osmanlı toprağıydı. Devletler düşmandı ama halklar dost, hatta akrabaydı. Hiç yabancılık çekmedik Selanik'te, herkes Türkçe biliyordu. Maçı 63-60 kazandık, dönüşte beni ölüm döşeğinde bekliyordu, son kez yumuşacık yanaklarını okşadım, vedalaştık, göçtü, hayran olduğu çocukluk arkadaşı Baba Hakkı'yı beklemek üzere tribünlerdeki yerini aldı. Bazen galibiyetler bile hayırlı olmayabiliyor.

Annem de bir Beşiktaş taraftarıydı ama fanatik değildi, ağabeyimin ve benim oynadığım takımları da desteklerdi, az Galatasaray forması yıkamadı. :))) Amatör atletti... Evden çıkar köşede rujunu sürer, fularından havalı bir başörtüsü yapardı. Ağabeyimin de benim de hiçbir maçımızı kaçırmadı. Şeref tribününe gitmez seyircinin içinde otururdu. Taktik verecek kadar iyi bilirdi basketbolu, tribünlerden bağırışı hala kulaklarımda... "Ne zaman alacaksınız reboundları? Rebound almadan maç mı kazanılır?" "Eee tabi geri koşmazsanız yersiniz feast break leri" :))) Annem antrenörümüzün bile işine karışırdı, utancımdan kulaklarım kızarırdı. :))) Allah rahmet eylesin...

Eşim Taciser ÜLKÜ LEVENT hukukçu. Adalet etiği ve hakkın izinden şaşmayan bir avukat. Benim gördüğüm en iyi annelerden birisi. Çalışkan, becerikli, zeki, vatansever, çevresine ve ülke meselelerine duyarlı. Son derece sosyal ve etkileyici bir kadın.

Kızım doğuştan fanatik, yemin ederim biz ılımlı olsun diye gayret ettik ama Galatasaray diyor başka bir şey demiyor. Uçlarda olmak iyi değil, büyüyünce kendi kararını kendi verir diye düşünmüştüm ama yapacak bir şey yok... Elinde ay-yıldız dilinde Atatürk... Boyu 1.90 olacak, belki de gelecekte ay-yıldızı babası gibi göğsünde taşıyacak, ülkesini temsil edecek.

Neden mi bunları yazdım? Çünkü ben şanslı bir erkeğim. 4 nesildir hayatıma giren Cumhuriyet Kadınları bana çok şey kattılar. Allah Cumhuriyet Kadınlarını başımızdan eksik etmesin. Cumhuriyet Kadınlarının ve tüm dünya kadınlarının 8 Mart Kadınlar günü kutlu olsun. Bu vatana, bu dünyaya nice hayırlı evlatlar yetiştirmeniz dileğiyle...

12 Şubat 2014 Çarşamba

BEN BÖYLE BİR ŞAMPİYONLUK İSTEMİYORUM!!!

Bir Galatasaray Spor Kulübü Genel Kurul Üyesi ve taraftarı olarak bunları yazmak zorundayım. Bugün yazmalıyım ki yarınlarda aynı şey bizim kulübümüzün başına gelirse sesimizi yükseltmeye hakkımız olsun. Beyinleri uyuşturup, gözleri günün gerçeklerine kapatan fanatizmi bir kenara bırakın. Ezeli rakibimiz Fenerbahçe üzerinde oyunlar oynanıyor... Şimdi susup "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" derseniz, aynı yılanı koynunuza almış olursunuz. Tüm aklı başında Galatasaraylı, Beşiktaşlı ve spora gönül vermiş herkesi hep bir ağızdan sesini yükseltmeye davet ediyorum. " FENERBAHÇE'YE HAKSIZLIK YAPILIYOR, FENERBAHÇE KULÜBÜ ÜZERİNDE OYUNLAR OYNANIYOR!!! " İster yayıncı kurumun işi densin, ister paralel devletin işi densin, bu dava Türk Sporuna gönül veren herkesin davasıdır. Aklımızı başımıza alalım. ZAMAN BİRLİK ZAMANIDIR... Bir Galatasaraylı olarak, bu ve buna benzer oyunların acısını yüreğinde taşıyan eski bir profesyonel sporcu olarak ne hakkımın yenmesine razı olurum ne de haksız yere bir kupa kaldırmak isterim...

21 Aralık 2012 Cuma

BASKETBOL BİR YAŞAM TARZIDIR

Sevgili Gençler,

Hayatta tecrübe edinmenin en etkin yolu deneyimlemektir. Bir şey bizlere ne kadar anlatılırsa anlatılsın, kendimiz yaşamadan, kendimiz denemeden neyin doğru, neyin yanlış olduğunuzu anlamamız zaman alır. Bu süreci kısaltmak için yapılabilecek en güzel şey büyüklerimizin bize anlattığı olayları özümsemek ve onların öğütlerini dinlemektir.

Şimdi sizlere basketbolun hayatımdaki yerini anlatarak, tecrübelerimi sizlere aktararak gelişim sürecinizde sizlere destek olmak amacındayım. Umarım yaşadıklarım ve öğütlerim işinize yarar...

Basketbolla ilk tanıştığımda 8 yaşındaydım, benden 10 yaş büyük olan ağabeyim beni bir basketbol maçı izlemeye götürmüştü. Maçın heyecanı, sahadaki oyuncuların heybeti, seyircilerin coşkusu beni büyülemişti. Her şeyini örnek aldığım ağabeyim de basketbolcuydu ve onun spor ayakkabılarına, formalarına, bilekliklerine o kadar çok özeniyordum ki... O an kararımı verdim mutlaka ben de iyi bir basketbolcu olacaktım...

Hemen o yaz ailemin başının etini yemeye başladım, bana basketbol oynatmaları için her fırsatta gereken her şeyi yaptım. Evimiz Kızıltoprak’ta olduğu için bize en yakın yer olan Fenerbahçe Dereağzı tesislerinde minik takım ile antrenmanlara başladım. Aslında koyu bir Galatasaray taraftarıydım ama Avrupa yakasındaki Galatasaray tesislerinde yapılan antrenmanlara katılamayacağım için Fenerbahçe’de oynamaktan başka çarem yoktu. İçimdeki basketbol aşkı o kadar büyüktü ki hangi takımda oynadığıma fazla önem vermeden antrenmanlara devam ettim. Takımdaki çocukların yaşı benden daha büyüktü ve onlar benden daha uzun süredir basketbol oynuyorlardı. Ben onların yaptıklarını beceremiyordum, evet uzun boylu bir çocuktum ama iyi basketbol oynayabilmek için daha güçlü ve daha çabuk olmak gerekiyordu. Üstelik bunlar da yeterli değildi, çok ama çok çalışmak en önemlisiydi.

Kısa bir süre sonra takım arkadaşlarım benim beceriksizliklerimle dalga geçmeye başladılar, her geçen gün cesaretim kırılıyordu ama asla basketbolcu olmaktan vazgeçmeye niyetim yoktu. Akşam yatağıma yattığım zaman gözlerimi kapatıp kendimi milli takım formasıyla hayal ediyordum.

6. sınıfa başladığım zaman okul takımı seçmelerine katıldım ve sonuncu olarak takıma seçildim. Bir yıl boyunca hiç bir antrenmanı kaçırmadım, takımımız Türkiye 2. si oldu ama benim bu başarıda katkım olduğunu söylemek imkansızdı, yıl boyunca oynanan 30 maç boyunca sadece 2 ya da 3 dakika oyuna girebilmiş ve sadece 1 basket atabilmiştim.

O yaz basketbol yaşantımın dönüm noktası oldu, arkadaşlarımın alaylarına kulaklarımı tıkayıp deli gibi antrenman yapmaya başladım, çok ama çok çalıştım, yeni sezon başladığı zaman artık daha güçlü ve hızlıydım, sağ ve sol turnike atmayı çok iyi öğrenmiştim, şutlarım pek girmiyordu ama faul atışlarım fena değildi, savunma yapmanın kazanmak için ne kadar önemli olduğunu kavramıştım, top her potaya atıldığında rakibimi box ederek rebound almaya çalışıyordum. Antrenörümüzün dikkatini çekmeyi ve takım arkadaşlarımın saygısını kazanmayı başarmıştım. Antrenörüm bana basketbolun tüm inceliklerini öğretmeye çalışıyordu. Artık ilk 5 in değişmez oyuncusu olmuştum... Bir sezon sonra kulüp takımında da oynamayı başardım ve kısa süre sonra en büyük hayalim olan milli formaya kavuştum. Bu formaya kavuşmamda beni her çalıştıran antrenörün ve birlikte oynadığım her takım arkadaşımın payı büyüktür. Basketbol bir takım sporudur. 24 yaşında ağır bir sakatlık geçirip basketbolu bırakmak zorunda kalana dek 43 kez milli formayı giydim ve takımımla birlikte bir çok şampiyonluk kazandım ve bir çok ödül aldım.

Basketbolu bıraktıktan sonra çok sevdiğim genç arkadaşlarıma deneyimlerimi aktarabilmek ve basketbola dair bildiklerimi öğretebilmek için bir basketbol okulu kurdum ve sizlerle geçirdiğim zamanlar hayatımın en keyifli anları oldu. Basketbola başlayan her yeni oyuncu adayıyla birlikte tüm basketbol hayatımı en başından sonuna kadar tekrar yaşıyormuş hissine kapılıyor ve güzel anılarımı tazeleme fırsatı buluyorum. Basketbolcu olma yolunda genç oyunculara destek vermek beni çok mutlu ediyor.

Şimdi bu yazdıklarımdan çıkartmamız gereken öğütlere bir göz atalım.

1-) Yetenekli olmak veya iyi bir fiziğe sahip olmak basketbolcu olmak için yeterli değildir.
2-) Basketbolcu olmak için çok ama çok çalışmak gerekir.
3-) Hiç kimsenin ve hiç bir şeyin umutlarınızı ve cesaretinizi kırmasına asla izin vermeyin.
4-) Antrenörünüzün size söylediklerini eksiksiz olarak yapmaya çalışın.
5-) Basketbolun bir takım sporu olduğunu unutmayın, sahada tek başınıza hiç bir şey yapamazsınız ama takımınız sizi desteklerse en iyilerden birisi olabilirsiniz, takımınızdan destek alabilmek için siz de takımınızı destekleyin.
6-) Basketbol belli bir yaşa kadar yapılabilen bir spordur, basketbol oynamayı bıraktıktan sonra hayatınızın geri kalanında ne yapacağınız çok önemlidir, derslerinizi asla aksatmayın, mutlaka iyi bir üniversiteden mezun olabilmek için çok çalışın.
7-) Bir gün siz de benim gibi deneyimlerinizi sizden daha genç oyuncu adaylarına aktararak basketbol sporunun ilerlemesine katkıda bulunun.

BASKETBOL BİR YAŞAM TARZIDIR, bu kültüre uygun örnek davranışlar sergileyerek basketbol ailesine karşı üstlendiğiniz sorumluluğu lütfen yerine getirin.


Kucak dolusu sevgiler ve sonsuz başarılar diliyorum...

3 Aralık 2011 Cumartesi

HEPİMİZ DÜNYA'DAN EFE AY'DAN...

Bazı anlar, bazı olaylar vardır ki bir şeylerin akışını değiştirirler.

Hepimizin yaşadığı bazı anlar veya olaylar hayat akışımızı değiştirmiştir; elbette o an veya olaylar bizler üzerinde derin izler bırakırlar, kendi yaşam amaçlarımızı gerçekleştirmemize, deneyimlerimizi artırmamıza ve gelecek nesillere deneyimlerimizi aktararak, arkamızda eserler bırakmamıza neden olurlar.

Bu bizlerin yaşam yolunda attığımız adımlarla kendimizi gerçekleştirme yöntemimizdir.

Bazı insanlar o kadar önemli an ve olaylara imza koyarlar ki, onların gerçekleştirdikleri şeyler sadece kendilerini veya yakınlarını değil geniş kitleleri etkiler.

1980 yılında tek televizyon kanalı olan TRT de siyah beyaz olarak yayınlanan ”Beyaz Gölge” diye bir dizi vardı ve Coach Reeves ile oyuncuları tüm Türkiye’ye dalga dalga basketbol sevgisi aşılıyorlardı. Şans bu ya aynı yıllarda Basketbol Milli Takımımız da oldukça iyi performans sergiliyordu.

8 yaşımda adım attığım Basketbol Ailesi’nin 37 yıllık ve hafızası oldukça kuvvetli bir ferdi olarak durup düşündüğümde zihnimde canlanan en önemli anlarda hep aynı vizyon ve hep aynı başrol oyuncusu var.

Yıl 1981, o zamanlar Avrupa Şampiyonası’na gitmek hayal gibi bir şey ve Avrupa Şampiyonası elemesi olarak “Challenge Round” adı altında zorlu bir turnuva oynanıyor. Avrupa Şampiyonası’na gidebilmek için hayati Finlandiya maçını mutlaka kazanmak gerekiyor. Bitime 3 saniye kala 2 sayı gerideyiz ve top kenardan bizde, o zamanlar 3 sayı kuralı yok, maçı uzatmaya götürmek için sayıları bulmak zorundayız. Top kenardan oyuna sokuluyor ve Efe ağabey 7-8 metre uzaktan el üzerinden müthiş bir şut atıyor, işte o şut, o an hepimizin kaderini değiştiriyor...

Son saniyede yakalanan beraberlik sonrası uzatma devresinde kazanılan Finlandiya maçı ve bir kaç ay sonrasında gelen ilk Balkan Şampiyonluğumuzla Türk Basketbolu’nun kaderi değişiyordu ve bu kaderde tarihi yazan altın adamlardan en önemlisi elbette Efe Aydan olmuştu...

Elbette o şutu atarken amacı tarih yazmak değildi, O sadece her takım oyuncusu gibi üzerine düşeni yapmaya çalışıyordu, ama “BÜYÜK ADAM” olmak dedikleri zaten böyle bir şeydi. Büyük adamlar sıradan işler yaptıklarını düşünürken bile aslında tarih yazanlardır, onlar, bizlerin hayal bile edemeyeceği büyük işleri öylesine sıradanlıkla gerçekleştirirler ki sadece kendilerinin değil kitlelerin kaderini değiştirirler.

Basketbol Okulları Birliği Derneği’nin 2009 Basketbola Hizmet Ödül Töreninde kendisine takdim edilen minicik bir ödülü büyük bir tevazu ile kabul eden ve teşekkür konuşmasında “YAŞARKEN HATIRLANMAK” deyimini kullanarak gözlerimin dolmasına sebep olan Efe ağabeyime ne kadar teşekkür etsem azdır.

Sevgili Efe ağabey, eğer sen o sayıyı atmasaydın “Türk Basketbolu bugünlere gelebilir miydi ?” veya “Ne zaman gelirdi ?” sorularını her ortamda herkesle tartışmaya hazırım. Hayatını basketboldan kazanan bizler bir çok şeyimizi senin attığın sayılara, aldığın reboundlara, yaptığın bloklara, kaptığın toplara, verdiğin paslara, hırsına, yeteneğine, çalışkanlığına ve örnek kişiliğine borçluyuz.


Seni “HATIRLAMAK” veya “YAŞARKEN HATIRLANMAK” gibi anlamsız deyimleri lütfen bir daha kullanma çünkü sen hiç bir zaman aklımızdan çıkmıyorsun zaten...