4 Ekim 2016 Salı

MERHABA BEN LOLO...

Merhaba ben Lolo, 4 ay 5 günlük dişi bir Fransız Buldoğuyum. Bugün dünya hayvanları koruma günü. Ben şanslıyım korunmaya ihtiyacım yok. Ailemle birlikte güzel bir evde yaşıyorum. Karnım tok, aşılarım tam, suyum 24 saat önümde. Her gün sağlığımla ilgileniyorlar, evin en küçük çocuğu ben olduğum için üzerime titriyorlar.

Ağabeyim Efe Yağız Ilıca ve ablam Bade Levent ile çok güzel zaman geçiriyoruz. Beni çok seviyor ve her fırsatta benimle oynuyorlar. Ağabeyim Yağız benim bakımımı yapıyor, her sabah gün ağarmadan tuvalet ihtiyacım için beni dolaşmaya çıkartıyor, kendisinden çok beni düşünüyor. Henüz 12 yaşında olmasına rağmen ona çok güveniyorum, onunla sadece ikimiz olsak bile bana çok iyi bakar. Bade ablamı daha az görüyorum ama o da bana sevgisini veriyor. Beni ve diğer hayvanları o kadar çok seviyor ki hepimizle inanılmaz bir empati kuruyor. Büyüyünce veteriner olmak istiyor. Onlar benim ağabeyim ve ablam.

Bir de Bobo diye birisi var. Boğaçhan Ilıca havalar soğumaya başladığı zaman göç ediyor. Kanada diye soğuk bir yerde okula gidiyormuş. Beni de götürmediği için çok bozuluyorum zira aramızdaki gönül ilişkisi çok heyecan verici. Evin en yakışıklı erkeği o, büyüyünce onunla evleneceğim...

Bizde aile kavramı biraz farklı. Çoğunlukla babalarımızla hiç tanışmayız. Doğduktan 2 ay sonra süt emme ihtiyacımız kalmaz ve annemiz ile kardeşlerimizden ayrılmaya hazır hale geliriz. Onları bir daha hiç görmeyiz. Hayata çok genç yaşta atılırız. Ömrümüz kısadır en fazla 15 yıl yaşarız. 8-9 yaşından sonra hastalıklarla mücadele etmeye başlarız ama ailemizin sevgisi bizi hayatta tutar. Bizim gerçek ailemiz insanlardır. Aç, susuz yaşayabiliriz ama sevgisiz yaşayamayız. Hayat amacımız sadakat ve insan sevgisidir.

Annem Taciser Ülkü Levent çok kıyak kadındır. Benimle çocuk gibi oynar, bana çocuğu gibi bakar. Bıraksan bütün gün kucağından indirmez. Onun yanında kendimi çok rahat ve güvende hissederim.

Tabi hayat hep mükemmel değil, bazı sorunlarım da var. Mesela sağ kulağım hala tam dikilmedi, gerçi ailem böyle daha havalı ve sempatik olduğumu söylüyor ama ne bileyim dikilse de soyumu mahçup etmesem diye düşünüyorum. Aman be bu kısacık hayat benim değil mi? Başkaları ne diyecek diye yaşayamam, dikilirse dikilir dikilmezse dikilmez, duyma sorunum olmadığı için umurumda bile değil. Sağlık en önemli şey, biraz karnım ağrısa hemen keyfim kaçıyor.

Bana hep aynı yemeği veriyorlar, yok efendim böyle beslenmek daha sağlıklıymış. Şöyle bir pirzola kemiği olsa da kemirsek...

Siyah beyaz görmek çok sinir bozucu ama siyah beyaz kürkümü çok beğeniyorlar. Bana doğuştan Beşiktaşlı diyorlar. Ne yapalım öyle yaratılmışız serde sadakat var ya takım değiştirmek bize yakışmaz. Ailenin tamamı Galatasaraylı, bir tek ben Beşiktaşlı; derby maçlarında alayını ısıracağım :)

En büyük sorunum babam olacak Cihat Levent ile... Daha tanıştığımız ilk günden sınırları belirledi. Yatak odalarına ve mutfağa girmek yasak. Dışarıdan eve gelince patilerimin silinmesini beklemem gerekiyor. Eve çiş veya kaka yaparsam vay halime. Gerçi o sorunu çözdük, daha 4 aylık olmama rağmen evin tuvalet olmadığını seve seve öğrendim. Kendi oyuncaklarım dışında hiçbir şeyi kemirmeme izin verilmiyor. Ah o sehpanın tahta bacağının ve koltuk minderlerinin ne kadar tahrik edici olduğunu size anlatamam. Zaten dişlerim yeni çıktığı için feci kaşınıyor; habire plastik oyuncak ve kösele kemik kemirmekten içim şişti... Sıkıyorsa yanlış bir şeyi dişle, bizim dev adam "HAYIRRRR" diye esip gürler...

"Otur" denince oturuyorum, "çak" denince patimi veriyorum, "gel" denince çağıranın yanına gidiyorum. En sevdiğim söz "aferin", bu lafı söylerken karnımı ve boynumu okşuyorlar, işte o an zevkten kendimden geçiyorum. Bir de "yerine" diye bir komut var, ondan nefret ediyorum. Dev adam avazı çıktığı kadar bağırıyor "YERİNE YERİNE YERİNE" işte o an acilen kirişi kırıp yatağıma gitmem gerekiyor, ne halt ettiğimi pek anlayamıyorum ama çaresiz köşeme çekiliyorum. "Yat" ve "dön" gibi bazı kelimeler de kullanıyorlar ama böyle söyleyerek benden ne istediklerini henüz anlayabilmiş değilim. Aman be her komuta uymak zorunda mıyız? Ne bu, askere mi geldik? Ama "öp" dediği zaman babamın dudaklarına bir - iki dil atmayı çok seviyorum. Malum French Buldoğuz, French Kiss bizim işimiz... Beni pataklasa da, bana kızsa da onu çok seviyorum. İlk günden onun bu evin lideri olduğunu gayet iyi anladım. Zaten rivayete göre üzerimde böyle bir otorite kurulmazsa çok şımarık olurmuşum falan filan... Ne olursa olsun o benim sahibim, ömür boyu onu sevecek, koruyacak ve sadık kalacağım, benim doğam böyle...

Ben hayatımdan memnunum ama siz insanlardan iki isteğim var.

1-) Benim kadar şanslı olmayan diğer canlılarla empati kurun. İnsan - hayvan - bitki fark etmez, her canlının sizin canınızın parçası olduğunu düşünün zira hepimiz aynı özden geldik.

2-) Bizim kadar sadık, dürüst ve insan sevgisi ile dolu olun. Bizi boşverin, biz bunları çoktan aştık, biz kendimize bakarız; siz önce birbirinize karşı dürüst ve sadık olup birbirinizi karşılıksız sevin.

Şimdi sözü annem ve babama bırakıyorum.

Sevgili Lolo, canlarımız bebeklerimiz Yağız ve Bade'yi büyütürken onlara sadakat ve karşılıksız sevginin ne demek olduğunu öğrettiğin için sana minnettarız. Bunu senden daha iyi hiç kimse beceremezdi...

29 Ağustos 2016 Pazartesi

ŞİKE - FETÖ, FENERBAHÇE VE GALATASARAY

Özellikle beni tanımayan ve EDER grubuna yeni katılan dostlarımızı aydınlatmak için bu yazıyı yazıyorum.

Belki de 15 Temmuz olaylarının spora etkileri ortaya çıkmaya başladığı anda dernek başkanı olarak bir deklarasyon yayınlamam gerekirdi ama beni tanıyanlar bilirler, bir süre diğer dostlarımın yorumlarını takip eder ve sular biraz durulduktan sonra kendi fikirlerimi beyan etmeyi daha doğru bulurum.

Öncelikle EDER'in kuruluş hikayesine dikkatinizi çekmek istiyorum. Ben bir Galatasaraylı olarak şike davası sürecinde Fenerbahçe'ye haksızlık yapıldığına inandığımı söyledim. Asla Fenerbahçe şike yapmıştır veya yapmamıştır demedim. Zaten kimin şike yaptığını tespit etmek bizim işimiz değil. Ben tüm kulüp camialarının dost olmaları gerektiğine inanan bir spor adamıyım. Spor, spor sahalarını belirleyen çizgiler içinde icra edilir, benim için rekabet sadece çizgiler arasındadır, dostluk ise çizgiler ötesidir. Sporculuğum boyunca kazanmak için kurallar ve çizgilerin içinde kıyasıya mücadele ettim ama son düdük çaldığı zaman rakiplerimle dost olmayı ilke edindim.

Birçok Galatasaray taraftarı şike davası sürecinde ezeli rakibinin başına gelenlere seyirci kaldı, seslerini yükseltip yapılan haksızlığa tepki koymadı. Rakibinin alacağı derin yaralar sayesinde arayı açıp kolay yakalanmayacak başarılara ulaşmayı hayal ettiler. Ben o dönemde farklı bir tutum sergiledim, Galatasaraylı dostlarımı uyardım, "yarın sıra bize gelir dikkatli olun" dedim. Buna karşılık bir grup beni kendi kulübüme ihanetle suçladı, hatta aileme ve şahsıma ölüm tehditleri bile geldi.

Pekiyi, Fenerbahçe'ye yapılan haksızlık neydi? Bence yargılamanın yapıldığı mahkemeler Türk hukuk sistemine uygun değildi. Aynı Ergenekon, Balyoz ve Casusluk davalarında olduğu gibi... Sonuçta ne oldu? Bu davaların yargılamalarını yapan mahkemeler kapatıldı. Hala hiçbirimiz neyin kesinlikle doğru, neyin kesinlikle yanlış olduğunu bilemiyoruz. Benim sizlerden tek bir farkım ve avantajım var, spor sektörünü dünya çapında yakından tanıyor ve takip ediyorum, bir de avukat eşim sayesinde Türk hukuk sisteminin nasıl işlediğine hakimim.

Bu konuda en önemli açıklamalardan birisi eski başkanımız ve duayen hukuk adamı Prof. Dr. Duygun Yarsuvat tarafından zaten yapılmıştı. Kendisi şike davasının yanlış mahkemelerde görüldüğünü beyan etmişti. Hoş bu beyanatından sonra kendisini istifaya davet eden ve hainlikle suçlayan bilinçsiz kişi ve kurumlar bile oldu, hem de bu kişi ve kurumlar Galatasaray kimliği taşıyorlardı.

Bir de bugün yaşananlara göz atalım. Tarikatların spora bulaştıklarını 20 yıla yakın bir süredir zaten hepimiz biliyoruz. Maalesef bu tarikatların sempatizanı olan birçok elit sporcu var. Bunlar Fenerbahçe kulübü içinde de vardı ama bir dönem Galatasaray kulübü içinde çoğunluktaydılar. Ben o dönemlerde bile bu tiplerin kulüpten gönderilmeleri için birçok kez girişimlerde bulunulduğunu gayet net biliyorum.

Şimdi bugünlerde bazı Fenerbahçeli dostlar 3 Temmuz sürecinde Galatasaraylı dostlarının düştükleri aynı hataya düşüyorlar. Galatasaray camiasını FETÖ ile bağdaştırmak tarihi bir hata ve haksızlıktır. Ben bunu geçmişte ezeli rakibimin uğradığı haksızlığa sesini yükseltmiş, hatta binlerce insanın takip ettiği bir STK'nın kurucu olarak söyleme hakkını gönül rahatlığıyla kendimde buluyorum.

Kişilerin yaptığı hatalar camiaları bağlamamalıdır. Her camiada aklı selim insanlar olduğu gibi hata yapanlar da vardır. Bazen bu hataları en genç sempatizanlar yaparken bazen de çok üst düzey yöneticiler yapabilirler. Kimi zaman insanlar haksız çıkar peşine düşerler, kimi zaman ise saf ve temiz duygularla gönül verdikleri renkleri korurlar.

Şike nedir, nasıl olur? Bunu daha önce anlatmıştım, yine kısaca tekrar etmeye çalışayım. İki kulübün yöneticileri, çalıştırıcıları ve sporcuları karşılıklı olarak anlaşıp müsabakayı istedikleri sonuçla bitirirlerse bu organize bir şikedir. En fenası ve iki kulübün de ağır bir şekilde cezalandırılması gereken tür budur. Ben böylesine bile şahit oldum. İkinci en ağır şike hakem üzerinden yapılandır. Üçüncüsü çalıştırıcının bilerek ve isteyerek bir çıkar karşılığı takımı sabote etmesidir. Dördüncüsü bazı sporcuların planlı olarak karşılaşmanın sonucuna etki etmeleridir. En safiyane ve karşılıksız olanı ise küme düşmek üzere olan takımda oynayan arkadaşlarınıza karşı elinizin ayağınızın oynamaya gitmemesidir.

Hangi çeşidi olursa olsun şike şikedir ve ahlaklı bir davranış değildir. Hele hele sportmenliğe hiç sığmaz. Bir de günümüz spor sektöründe dönen paraları, bahis oyunlarını ve diğer etkenleri düşünecek olursanız düpedüz hakkın, hukukun ve maddiyatın istismardır.

Şike hakkında tüm bildiklerimi "Ölümüne Şike" isimli kitabımda kaleme aldım. 2017 başında İnkilap Kitabevi yayınlayacak. Merak edenler okuyabilirler.

Sonuç olarak camialar dosttur ve dost kalmak zorundadırlar yoksa spor savaşa döner. Her ne seviyede olurlarsa olsunlar kişilerin hatalarını camialara mal etmek doğru değildir. Benim bir sürü Fenerbahçeli ve Galatasaraylı aklı başında dostum var, aynı zamanda gözü dönmüş ve gerçekleri görmek istemeyenler de var. İhtiyacımız olan tek şey çoğunlukta olan iyi insanların azınlıkta olan kötülere karşı sesini yükseltip bir "DUR" diyebilmesidir. Zaten EDER'in kuruluş amacı da budur...

Diyeceğim şudur ki; içlerinde şikeye bulaşan şahıslar olsa bile bir Galatasaraylı olarak Fenerbahçe camiasına "ŞİKECİ" demem, aynı şekilde kendi kulübümde tarikat sempatizanları bulunsa bile kimsenin Galatasaray'a "FETÖCÜ" demesine de tahammül edemem.

Yorumlarınızı yaparken hepinizin kendi kapılarınızın önünü süpürme çabasında olmanızı rica ediyorum. Rakiplere saha dışında saldırarak şampiyon olmak mümkün değildir. Aklımızı başımıza toplayalım, bu ülkede olan her fena olayı aynı odaklara mal etmek bize fayda sağlar mı? Kendimizde hiç mi kusur yoktur? İşimize geldiği zaman başkalarının uğradıkları haksızlıklara bıyık altından sırıtıp, benzeri kendi başımıza geldiği zaman "haksızlık bu" diye avazımız çıktığı kadar bağırırsak samimiyetimize güvenen olur mu?

İlk dediğimi bugün de tekrar ediyorum, "NE HAK ETMEDİĞİM BİR KUPA KALDIRMAK İSTERİM, NE DE HAKKIMIN YENMESİNİ..."

Şimdi toparlanma zamanıdır, önce kendi camialarımızdaki tarikatçıları, şikecileri ve ahlaksızları tarihin tozlu sayfalarına gömelim, sonra da benzer tehlikeler içindeki rakiplerimize yardım eli uzatalım. Çok sevdiğimiz Türk Sporu ancak böyle temizlenebilir.


22 Temmuz 2016 Cuma

ASKER, POLİS, TERÖR, DARBE, ŞİDDET, GASP, TECAVÜZ KORKUSU VE MEMLEKETİMİN HALLERİ...

3 ay öncesinden alınmış bir Abd uçak biletim var. Sağolsun Thy uzun mesafe uçuşlarda comfort class seçeneğini kaldırdı. Ya ekonomi uçacaksınız ya da 13 - 14 bin TL ödeyip business class bilet satın alacaksınız. Malum 2 metrenin üzerinde bir boyla 12 saat ekonomi koltukta uçmak emboli ve ölümle sonuçlanabilecek riskler taşıyor. Tek şansım exit bölgesindeki bir koltuğu kapabilmek ama o yerler de genellikle önceden "hatırlı kişiler" için kapatılmış oluyor. “Ben memleketimin bu havayolu ile bugüne kadar 600.000 mil uçtum elit kartım var” falan deseniz de kimse suratınıza bakmaz, gelir bir “hatırlı kişi” sizi uçaktan bile atabilir. Risk almak istemedim, arabamı satıp uçak bileti de alamayacağıma göre bir hovardalık yapıp birikmiş mil puanlarımla business class bilet aldım. İş bununla da bitmiyordu, koltuk seçimi çok önemliydi; orta sıralardan birisinin orta koltuğuna düşersem hayatımda ilk defa Amerika'ya business class uçmanın hiçbir keyfi kalmayabilirdi. Sağıma soluma deodorant - duş nedir bilmeyen birileri düşerse vay halime. Başak burcu titiz olur ya biraz, o yüzden düzene ve temizliğe oldum olası düşkünümdür. Bugün benim uçuş koltuk seçimine açılıyordu, ben de sabah erken Thy ofisine gidip koltuk seçimimi yaptırmaya karar verdim. Sabah saat 5 te otomatik uyanma rahatsızlığım olduğu için bu tip angaryalar aslında benim için eğlencedir.

Orduevi misafir giriş kartım var, arabayı Harbiye orduevine park etmek benim için en pratik yöntem, bizim ofisin tam karşısı; Afilli yeni Thy Taksim ofisine de 2 dakika yürüyüş mesafesinde. Orduevinin girişinde askeri barikatın önünde bir de polis barikatı var. Ne işe yarıyorlarsa? Polis barikatı alüminyum körük, askeri barikat da 1 metre yükseklikte tekerlekli demir. Yani tanka, TOMA'ya falan gerek yok; benim Alfa ile bir dürtsen içeridesin. Neyse, girişte asker arabayı egzost borusunun içine kadar arıyor, hatta kaputu açıp motora bile bakıyor. Asker motora bakarken gergin havayı dağıtmak istedim. "Nasıl motor temiz değil mi?" diye seslendim. 2004 Mayıs doğumlu Alfama gözümün içi gibi bakarım, servisten daha yeni çıktı, motor temizlendi, boya koruma yapıldı, cillop gibi oldu. Gurur duyuyorum benim antikayla ya, benzer bir tepki de askerden bekliyorum... Avucumu yaladım, çocuğun suratı mahkeme duvarı gibi. Aynı anda başka bir asker kimliğimi kontrol ediyordu, ona da "nasıl bugün darbe felan planlayan var mı?" diye sormak geçti içimden ama yutkunup kendimi tuttum. Herkes gerginken gerzek mizah anlayışımın başımı belaya sokmasından tırstım. Giriş kapısının tam karşısında ise bir polis arabası içeriye kimin girip çıktığının çetelesini tutuyordu. Yanlışlıkla o sırada 2 albay gelip benimle beraber içeriye girmeye kalkışsa halim nice olurdu bilemiyorum, her an çeteden, örgütten içeriye alınabiliriz diye arkadaşlarla bile toplanmaya çekinir olduk. Arama bitti, uzman çavuşun şüpheli bakışları altında içeriye girdim ama sağ ön koltukta duran sırt çantama kimse bakmadı. Rahat 15 kg C4 veya 6 tane Uzi sığar içine.

Arabayı park edip orduevinden çıktım, hava mis, sabah saat 6 buçuk, bugün neşem yerine gelecek tansiyonum düşecek gibi hissediyordum. Sporculuk yıllarımın o sokakta geçtiğini hatırladım. Radyo evi ile orduevinin arasından yürüyerek Spor Sergi'ye giderdik. Fenerbahçe ile oynadığımız maçlarda bilet kuyruğu Radyo evinin önüne kadar uzardı. Tam o noktada nöbet tutan çelik yelekli polisler gözüme çarptı. Bana ve karşı kaldırıma pis pis bakıyorlardı. "Günaydın" demeyi düşündüm ama yine tırstım. Benden başka kime böyle sert bakıyor diye kafamı karşı kaldırıma çevirince eli tetikte bekleyen siyah bereli asker ile göz göze geldim. "Ana, şimdi bunlardan birisi hapşırsa postu bok yoluna deldirebilirim" diye düşünüp adımlarımı sıklaştırıp kendimi caddeye attım.

Yol kenarındaki canım restoranları nargileci - sabahçı kahvelerine çevirdiler. Arap müşterilerden medet umuyorlar. Kafa masada akşamdan kalma 6-7 kişilik bir yerli vatandaş grubu oturuyordu. "Yerli vatandaş" diyorum çünkü hepimizin bildiği gibi bir süredir vatandaşlar artık "yerli" ve "yabancı" olmak üzere kendi aralarında ikiye ayrılıyorlar. Birisi homurdandı, "şu karşı kaldırımdaki minibüs 1 saattir orada duruyor, içinde bomba falan olmasın"... Ba, ba, ba, yerli vatandaşımdaki takipçilik ve paranoyaya bak...

Tam o anda bir taksi durdu, erkek yerli vatandaş kadın yabancı vatandaşı hafif itekleyerek arabadan aşağıya indirdi, kadın şaşkın ama üst baştan belli ki dün gece hızlı yaşanmış ve olay bitmiş; doğal olarak abi hanımefendiden yakayı sıyırmaya kararlı. Durumu gören başka bir araba yola terk edilen kadının yanına yanaştı, fırsattan istifade arabaya davet etti. Öyle ya biri de bir, bini de bir değil mi? Üstelik kadın yabancı vatandaş, yani ne yapsan mübah; ister sev, ister sigortasız çalıştır. Kadına travma üzerine travma… O da benim gibi adımlarını sıklaştırarak kirişi kırdı. Hilton’un önünde bekleyen taksici ile göz göze geldik. “Durak taksisi bu, zarar gelmez” diye geçirdim içimden ama şoförün bakışlarından şöyle bir şey okunuyordu, “acaba bu yarma bana bir şey yapar mı?” Aynı anda kaldırımı süpüren çöpçü ile kesişmeye başladık. Sanki her an süpürgenin sapını kafama geçirecek gibiydi, öyle bir şeye yeltenirse sopayı havada nasıl tutup tekmeyi bacak arasına nasıl yapıştıracağımı planladım. Karşıdan elinde tespihle, sarıklı, cübbeli, sakallı bir amca geliyordu, “bre zındıklar hepiniz yakında yola geleceksiniz, buralar artık bizim” der gibi etrafa bakıyordu.

Sokak her zamankinden daha sakin ama sanki daha tehlikeliydi, kendimi Thy ofisinden içeriye dar attım, nabzım yükselmişti. Yeni afilli Thy Taksim ofisi uzay merkezi gibi, 3 ay sonra yapacağın uçuşun bagajını bugünden buraya bırakıyorsun, 3 ay sonra Papua Yeni Gine’ye indiğinde şak diye valizini eline veriyorlar. O derece yani… Ha bu arada sen o valizin içine 3 ay öncesinden koyduğun eşyalarını kullanamıyorsun ama olsun, bu hizmet ne halta yarıyorsa artık bilemiyorum… Sakın “havalimanına toplu taşıma ile valiz taşımadan gidebilirsin” falan demeyin, o zaman ben de size “sadece Taksim ofisinden verilen bu hizmet için valizimi Taksim’e nasıl getireceğim” diye sorarım. Elemanlar yeni gelmiş, ofis yeni açılmıştı; içeride bir tek ben olduğum için sıra numarası falan almadım. Tek açık bankoya kafadan daldım. Kapıda durması gereken güvenlik görevlisi içeride müşteri bekleme koltuklarında bacak bacak üzerine atmış oturuyordu, çok havalıydı, beni pek iplemedi. Belli ki polisin ve askerin itibarının yerle bir olduğu günlerde kendisine güveni tavan yapmıştı. Kendimi “acaba güvenlikçilerin de fetüsçü olanı var mıdır?” diye düşünmekten alamadım. Öyle ya bunlar da toplanıp darbeye falan kalkışırlarsa halimiz nice olur düşünsenize. Bırakın köprüleri, havalimanlarını falan; AVM lere adım atamadığımız gün asıl darbe gerçekleşir. İstinyepark, Kanyon, Akasya’da felan çok mühim alışveriş işleriniz var ve kapıdaki dedektörün dibindeki güvenlik görevlisi “yasak kardeşim, darbe oldu evinize dönün yoksa pantolon kemerinizi bile çıkarttırıp makatınıza kadar arama yaparım” diye sizi tehdit ediyor. Arkasında da çalışır durumda Taski marka turuncu temizlik arabalarının üzerindeki sürücüler pis pis size bakıyor. ISS temizlik personeli elde süpürge, faraş, tepsi toplama arabası, çöp torbası ne mühimmat varsa tam teçhizat teyakkuzdalar. Aslında fena olmaz be, hem memleketi temiz tutarlar hem de her yer güvenli olur...

Bankoda görevli Arap ırkından yabancı vatandaşın bozuk İngilizcesiyle “kut morrrning” demesiyle hayallerimden uyanıp; “la havle günaydın vela kuvvete illa billahil aliyyyil aziym” cevabını verip lafa “koltuk seçimi yaptırmak istiyorum” diye devam ettim. Adam suratıma bön bön baktı, güvenlik görevlisi pişkin pişkin sırıtarak oturduğu yerden lafa giriverip, “abi İngilizce bilmiyor musun?” dedi... O an beynimde şimşekler çaktı, “ulan hıyar benim bildiğim İngilice ile alayınızı uzay mekiğine bindirip aya götürüp getiririm” demek geçti içimden ama kendimi tuttum. “Yok bilmiyorum kardeşim sen biliyor musun?” diye sordum. Güvenlik görevlisi tufaya gelmek üzere olduğunu anlayıp çattığı beladan kurtulmak için toparlanıp yerinden kalkıp uzadı. Yaşasın!!! Bu sefer darbeyi ben yapmıştım. Bankonun önünde, tepesinde kırmızı ışık yanan bir cihaz gözüme çarptı, üzerinde şöyle yazıyordu, “müşteri memnuniyeti için tüm görüşmeleriniz kayıt altına alınmaktadır”. Cihaza doğru hafifçe eğilip yüksek sesle “Türkiye’de Türk Havayolları’ndan bilet almak için İngilizce bilmek mi gerekiyor? Kendi memleketimde kendi havayolumdan kendi dilimi konuşarak bilet alamayacak mıyım ulen?” dedim. Serzenişimi duyan başka bir eleman hemen bankodaki mesai arkadaşına yardım etmek için yanına geldi. Gülümseyerek bana “maraba” dedi. Yine oldukça esmer başka bir yabancı vatandaş ile karşı karşıyaydım. Adam bankodaki arkadaşı ile aramızda Arapça – Türkçe mütercim tercümanlık yapmaya başladı. “Nasil yardimci olabileymggg?”…Thy deki işlerinden çıkartılan binlerce sülün gibi yerli vatandaş gencimiz gözümün önünden geçti. Hey gidi, ne günlerdi be…

Uzatmayayım, tercüman aracılığıyla yer seçimimi tamamladıktan sonra yine sokaktaki ve kafamdaki, hayali ve gerçek silahların, darbecilerin, irticaların, tecavüzcülerin, teröristlerin arasından geçip orduevine girdim. Eskiden her felakette sığınak olan ama günümüzdeki bu en tehlikeli yerde biraz nefes almaya karar verdim. 12.17 TL ödeyerek kendime mükellef bir kahvaltı sofrası kurdum. RAKAMLAR ÇOK KRİTİK, kaymak porsiyon 1.38 TL, 3 adet zeytin 0.47 TL, domates dilim 0.28 TL, hellim ızgara 1.13 TL... Kim bu rakamları nasıl hesaplıyorsa NASA mühendisleri yanlarında halt etmiş…

Canım dünya güzeli memleketimde artık ben dahil herkes birbirine şüpheyle bakıyor. İstediğiniz buysa başardınız. Başarılarınızın devamını dilerim, habire arkasına sığınmaya çalıştığınız Allah sizi bildiği gibi yapsın.

Memleketi terk etmekten bahsediyor bazı arkadaşlar, memleketi terk etsek ne olacak? Kafamıza kazıdıkları paranoyalar bizimle birlikte geldiği sürece her yer aynı…

Meğerse gelmiş geçmiş en doğru özlü sözü Orhan baba söylemiş, “BATSIN BU DÜNYA”…

12 Ekim 2015 Pazartesi

ŞİKE DAVASI VE ÜLKEMİZİN GERÇEKLERİ...

Şike davasına çok şey borçluyuz... Bazılarımız "olmasa daha iyiydi" diye düşünebilirler ama bence şike davası Türk Sporseverlerinin, hatta Türk Halkının başına gelen en hayırlı olaylardan birisidir. Bir müsibet bin nasihattan iyidir derler ya, aynen öyle bir şey.

Benim için en önemli kazanım şike davası sayesinde EDER'in kurulmuş olmasıdır. Bir avuç aklı başında adam kocaman bir STK yarattık. Şike davası olmasaydı EDER de olmazdı.

Gelelim sportif ve politik düşüncelerime. Aslında bugünü en başından beri sabırsızlıkla bekliyordum. İlk gün söylediklerimin en son söylenmesi gerekenler olduğunu biliyordum ama bir gün söylemlerimin doğrulanacağından da emindim.

Benim için en önemli konu çocuklarımın bir hukuk devletinde büyümeleridir. ABD'nin süper güç olmasının tek nedeni sokaktaki vatandaşlarının hukuki hakları olmasıdır. Evet, onlar da her türlü rezalete bulaşabiliyorlar ama her birey, mükemmele yakın işleyen hukuk sistemi sayesinde haklarını koruyabiliyor.

Kendi ilgimin yanı sıra, şike davasına hakim olmamın en önemli nedeni sevgili eşim Taciser Ülkü Levent​ 'in hukukçu olması ve Ergenekon davasında savunma avukatı olarak görev yapmasıdır. Ülkemizde sade sporsever olarak ve sadece medya organlarını takip ederek gerçek bilgilere ulaşabilmek imkansızdır. Ne yazık ki herkes her şeyi istediği gibi çarpıtıp kendine yontmayı alışkanlık haline getirmiştir.

Şike davasının benim için Ergenekon'dan, Balyoz'dan, Poyrazköy'den hiçbir farkı yoktur. Tamamı düzmecedir ve yargılamaların tamamı yanlış mahkemelerde yapılmıştır. Bu benim şahsi düşüncem değil, hukuki bir gerçektir... Galatasaray Başkanı Prof. Dr. Duygun Yarsuvat ağabeyim de aynen bunu söylemişti. Eğer hakkı, hukuku, yasaları kendi lehimize çarpıtırsak; bir gün bir hasmımız karşımıza çıkar ve o da hakkı, hukuku, yasaları aynen kendi lehine çarpıtabilir. Hak, hukuk, yasa, bir ve doğru olmalıdır, çarpıtılamamalıdır. Aksi taktirde bugün işinize gelen şey yarın başınızı yakabilir. Her şeyden önce, hakkımız neyse ona razı olmayı öğrenmemiz lazım...

Zamanında hakkı, hukuku çarpıtanlar bugün memlekete giremiyorlar... Gülme komşuna gelir başına misali. Ben bir Galatasaray'lı olarak bu haksızlığa ses çıkartmayıp bıyık altından gülerek ezeli rakibimin okkanın altına gitmesine seyirci kalsaydım vicdanen rahat edemezdim. Zaten sıradaki kurban da diğer ezeli rakibimdi, sonra da sıra benim kulübüme ve diğerlerine gelecekti...

Bu operasyondaki asıl hedef Türk Sporuna hakim olup kitlelerin algı yönetimini manipüle etmektir. Bu planı ilk günden görüp tedbir almak gerekiyordu. Tehlike bağıra bağıra geliyorum diyordu ama tipik Türk Halkı davranışı olarak yumurta kapıya dayanmadan kimse bir şey yapmadı. Belki de kimse benim öngördüklerime ihtimal veremedi. Olayın esası anlaşıldığında iş işten çoktan geçmişti. Artık "bu hukuksuzluktur, haksızlıktır, usulsüzlüktür" savunması yapmanın bir faydası kalmamıştı. Gelinen noktada Fenerbahçe kurmayları akıllıca davrandılar. Haktan, hukuktan fazla dem vurmadılar, sadece "biz şike yapmadık" dediler. Tüm Fenerbahçe taraftarları bu söylemin etrafında kenetlendiler. Çünkü fanatizmin sınırlarını zorlayan kitlelere hak, hukuk anlatmaktansa kendi taraftarı oldukları kulübü körü körüne savunmaya davet etmek çok daha basit bir yöntemdi.

Sonuçta her şeyin eğrisi doğrusuna denk geldi ama bu olanları doğru analiz edemeyip, gerçekleri göremezsek, bir dahaki sefere bu kadar şanslı olamayabiliriz. Dersimizi alıp ona göre davranmak zorundayız. Son 5 yılda ülkemde yaşananlar bana büyük ders oldu. Ben müdahil olmadığım konularda yorum ve eleştiri yapmayı pek sevmem. Hükümeti eleştirip seçim günü oy kullanacağına tatile gidenlerden, dernek yönetimini eleştirip tek bir toplantıya bile katılmayanlardan, apartman aidatları yüksek diye avaz avaz bağırıp yönetici olmaktan fellik fellik kaçanlardan değilim. Beğenmediğim bir şey varsa, eleştireceğime gidip kendim düzeltmeyi tercih ederim. Yani elimi taşın altına koymaktan çekinmem. Aynen EDER'i kurarken yaptığım gibi...

Ben bir sporsever ve tüm hayatını spora adamış, geçimini spordan kazanan bir birey olarak bu ülkenin spor politikalarından ciddi anlamda şikayetçiyim. Sızlanmak veya hiçbir şey yapmadan eleştirmek bana göre olmadığı için spor politikaları geliştirmeye karar verdim. Geçen hafta bir siyasi partiye üye oldum. Şimdi hemen soracaksınız "başkan hangi partiye üye oldun" diye. Aslında hangi partiye üye olduğumun değil, neler hedeflediğimin önemi var.

Misak-ı Milli sınırlarını koruyarak, Atatürk ilkelerinin ışığında yürüyerek, hukukun her şeyden üstün olduğu, her bireyin diğerlerinin özgürlük alanlarına tecavüz etmeden özgürce yaşayabileceği, din, dil, ırk ayırımı yapılmayan, demokratik bir cumhuriyette Türk Sporunu daha ileriye taşıyacak politikalar üretmeyi ve uygulamayı hedefliyorum. Hiçbir ilkemden taviz vermeye veya yolumdan dönmeye de niyetim yok. Gerekirse bağımsız aday olurum ailemden 3-5 oy alırım ama bir sporsever olarak sesimi duyururum. Belki de hep birlikte EDER Partisi'ni kurarız :)

Dikkatinizi çekerim, ilk günden itibaren hiçbir zaman şike yapıldı mı, yapılmadı mı tartışmasına girmedim, girmeyeceğim... Ana hedefe giderken tali yollarda kaybolmak büyük resmi görememektir. O yüzden hepinizden özellikle rica ediyorum, bu mesele bir kulübün şike yapıp yapmadığıyla alakalı değildir. Ama biliyorum ki beni illa zorlayacaksınız "başkan ne biliyorsan anlat" diyeceksiniz. Bildiğim tek gerçek tarihinde şike yapmamış kulüp bulunmadığıdır. Bazen çıkarlar uğruna, bazen de hatır gönül için yapıldı şikeler. Bazıları cezalandırıldı, bazıları görmezden gelindi. Önemli olan bundan sonra tertemiz bir Türk Sporu yaratabilmektir.

Tüm bu süreçte olayı en iyi özetleyen söz şuydu "ne şikesi yahu memleket elden gidiyor"... Hepinize sesleniyorum, bırakın didişmeyi, mücadele sahada yapılır. Son düdük çaldıktan sonra hepimiz kardeşiz, bunu asla unutmayın. EDER demek çizgiler arası rekabet ve çizgi ötesi dostluk demektir. Gelin siz de elinizi taşın altına koyun. Nasıl mı? Çok basit... Maçlarda küfür etmeyin, sahaya bir şey atmayın, rakiplerinize saygı gösterin, onları sahada yenmek için her türlü meşru mücadeleyi verin ama saha dışında da kardeş olduğunuzu asla unutmayın. Daha fazlasını mı yapmak istiyorsunuz? EDER'i büyütmek için bu gruba yeni dostlar kazandırın, toplantılara gelin, derneğe üye olup çocuklarımıza daha güzel bir ülke miras bırakmak için çalışın...

Hepinize kucak dolusu sevgiler...

9 Nisan 2015 Perşembe

1 YAŞINDAKİ BEBEĞİM EDER’İN HİKAYESİ...

11 Şubat 2014 Salı günü kendimi çok kötü hissediyordum. Spor sahalarında yaşanan tatsız olaylar benim için dayanılmaz bir hal almıştı. Aklıma gelen kelimeleri kağıda dökmenin sıkıntımı bir nebze olsun giderebileceğini hissettim, içimde yaşadıklarım insanlarla paylaşılabilecek türden değildi. Her bildiğimi herkese anlatamazdım ama çok merak ediyordum, acaba beni anlamaya yaklaşabilecek veya benim gibi düşünen birilerini bulabilecek miydim?

Üzerimdeki mahalle baskısını bir kenara bıraktım. Galatasaray taraftarı olarak değil de bir baba olarak düşündüm. Minik kızımın büyüyüp spor yaptığını, benim gibi Milli Takım formasını taşıdığını, karnaval tadındaki tribünleri selamladığını hayal ettim. Fanatik Beşiktaş taraftarı anneannem geldi aklıma, sonra Fenerbahçe delisi can dostlarımı ve Trabzonspor bağımlısı komşumu düşündüm. Hepimiz birbirimizi gerçekten çok seviyor ve sayıyorduk.

Birden rüyamdan uyandım, basit bir atışı kaçırdığım için tribünde maçımı seyreden annemin hemen arkasındaki sırada oturan kendi seyircimin anneme küfür ettiği gün film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. O okkalı küfür sessiz Spor Serginin her köşesinde yankılanmıştı, annemin duymama ihtimali yoktu… “Cihattt senin ananı s…yim”…

Sporculuk kariyerim boyunca işittiğim tek hakaretti, sahadaydım, yapacak hiçbir şeyim yoktu. Annem tribünde 5.000 seyircinin içinde tek başınaydı. O kadar insana karşı tepki vermek imkansızdı ama annem beni yanılttı. Arkasını döndü ve küfür eden genç taraftara “kolaysa gel de yap ulan piç kurusu” dedi… Bir anda salonda bir ölüm sessizliği oldu, yaptığından utanan küfürbaz annemin elini öpüp özür dilemeye çalışırken kendi arkadaşlarından feci dayak yedi.

O dönemde tribünlerde otokontrol, aile, camia ve spor terbiyesi vardı. Bu değerler günümüzde hızla erozyona uğradı ve acilen bir şeyler yapılması gerekiyor. Tek başına bir kadın bile bu çarpıklığa bundan 30 sene önce kafa tutabilmişti, hem de 5.000 kişiye karşı. O zamanlar ne sosyal medya vardı ne de cep telefonu; ne söyleyeceksen o anda adamın suratına söylemek zorundaydın. Annem yaptıysa ben neden bunu yapamayayım diye düşündüm ve EDER’in doğuşuna sebep olan o meşhur yazıyı http://cihatlevent.blogspot.com.tr/2014/06/boyle-bir-sampiyonluk-istemiyorum-bir.html yazıp sosyal medyada paylaştım.

Tedirgindim, ne tepki alacağımı bilemiyordum ama ilk 1 saatte 1.021 beğeni ve tebrik mesajı aldım. Başlangıçtaki tedirginliğim derin bir mutluluk ve başarı hissine dönüştü, cesaretim pekişti. 3 gün boyunca yazım sosyal medyanın tepesinde kaldı. Artık emindim, benim gibi hisseden ve düşünen binlerce insan vardı. Bu saçmalığa bir son vermenin zamanı gelmişti.

14 Şubat 2014 Cuma günü bir Facebook grubu kurmaya kadar verdim. İsim o an zihnimde belirdi. Klavyemde “E”, “R” ve “D” harfleri yan yana duruyordu… EDER… Ebedi Dostluk Ezeli Rekabet…
Kurulan grup bir ay gibi kısa bir sürede 5.000 üyeyi geçti. Bu rakam benim için çok önemli bir göstergeydi zira bizim zamanımızın en büyük salonu olan Spor Sergi 5.000 kapasiteliydi. Bu kadar insanı bir araya toplayabilirsem oyunculuğumdan daha çok seyirci toplamış olurum diye düşünmüştüm. Bugün EDER Abdi İpekçi Arena’ya bile sığmıyor ve eminim ki kısa bir süre sonra Atatürk Olimpiyat Stadı’na bile sığamaz olacak.

Platformdaki hareketlilik ve arzu önüne geçilemez boyuta gelmişti ve bence artık bir STK olmak gerekiyordu. 15 Mart 2014 Cumartesi günü gerçek hayatta ilk kez tanıştığım insanlarla bir toplantı düzenledim. Toplam 54 kişiydik, oy birliğiyle Ebedi Dostluk Ezeli Rekabet Derneği EDER’i kurmaya karar verdik… 7 Nisan 2014 Pazartesi günü derneğimiz resmen kuruldu. İlk platform toplantısına katılan kurucular http://www.eder.com.tr/tr/news/112-ederkuruldu başta olmak üzere emeği geçen ve bana bu yolda destek veren herkese binlerce teşekkür ediyorum. http://www.eder.com.tr/tr/firstplatformmeeting

O günden bugüne EDER’de çok şey oldu, sadece 1 senede emeklemeden koşmaya başladık. Artık dünyanın her köşesinde bir EDER’li var. Hedef büyüttük, milyonlara ulaşmak ve bu anlamsız şiddete son vermek istiyoruz. Diğer organizasyonlar gibi tepeden inme iş yapmayacağız. EDER TABANDAN GELEN BİR BİRLİK HAREKETİDİR ve en büyük amacı spor sektöründeki ARZ-TALEP DENGESİNİ DEĞİŞTİRMEKTİR.

Sevgili eşimle birlikte kendi çocuğumuz gibi üzerine titrediğimiz EDER birinci yaşını doldurdu. EDER’in artık sizlerin desteğine çok daha fazla ihtiyacı var. Bu oluşumu hep birlikte büyüteceğiz. EDER’e katılın, EDER’e destek olun…

Daha fazlası için www.eder.com.tr

5 Nisan 2015 Pazar

İLK KURŞUN...

Çocuktum top oynardım, çok mutluydum. Ayakkabılarım eskirdi, giysilerim kirlenirdi ve hatta çoğu zaman yırtılırlardı. Yamalı giymek ayıp değildi ama pis olmak kabul edilemezdi... Babam doktordu, eve geldiği zaman hiçbir şey söylemeden koltuğuna oturup çantasını açardı. Hemen klasik üçlüyü çıkartırdı, hydrophile pamuk, oksijenli su ve Teinture d'Iode... "Gel bakalım" diye bana seslenirdi. Her akşam olduğu gibi yaralarıma pansuman yapardı. Yarasız, beresiz günüm olmazdı... Teinture d'Iode canımı çok yakardı, annem acımı dindirmek için yaralarıma üflerdi. Şimdi Baticon var hiç yakmıyor…

Bahçede arkadaşlarımla top oynarken herkes kendi tuttuğu takımın formasını giyerdi, can dosttuk, yalnız başımıza hiçbir şey yapmazdık. Kadro tamamlanana kadar kapının önünde oturur beklerdik. Herkes geldikten sonra topun peşinde koşmaya başlardık.

Sonra en sevdiğim oyun mesleğim haline geldi. Hem top oynuyordum hem de para kazanıyordum, benden daha mutlusu yoktu... Top oynamayı kim sevmezdi ki? Hem artık çok iyi oynuyordum, ailem, arkadaşlarım ve hatta beni tanımayan insanlar bile beni seyretmeye başlamışlardı. Rakip takımı tutanlar da beni alkışlıyorlardı, sırtımı sıvazlıyorlardı, "aferin" diyorlardı, beni cesaretlendiriyorlardı...

Sonra bir gün televizyonda bıyıklı, kambur, kötü bir amca gördüm. Gözlerinde kin ve nefret vardı. Diyordu ki "ben ezeli rakibimin yabancı takımlarla yaptığı maçlarda Türk olmayan takımları destekliyorum, çünkü ezeli rakibim Avrupa'da kazandıkça zenginleşiyor, sonra dışarıda kazandığı paraları kullanarak daha iyi takım kurup Türkiye Ligi'nde beni yeniyor"... Ertesi gün rakip takımdan başka bir amca daha televizyona çıktı, onun da yüreği kin ve nefret doluydu. Dedi ki "biz de zaten onlar için aynı şeyleri düşünüyor ve diliyoruz"... İşte o güne kadar hepimiz kardeştik ama o gün aramıza nifak tohumları ekildi... Sonra bir alay gözü dönmüş bilinçsiz insan o tohumları büyük bir özenle suladılar, gübrelediler ve bizim fidanlık içinden çıkılamaz balta girmemiş vahşi bir ormana dönüştü. Zehirli sarmaşıklar insanlığımızı esir aldı. Dost, düşman oldu...

Belli ki bu düşünce tarzına yakın olanlar sadece iki kişi değildiler, zaten millet olarak savaşçı ruha sahiptik, geçmişimiz düşmanlarla, savaşlarla doluydu. Sahip olduğumuz değerleri korumak için gözümüzü budaktan sakınmazdık. Hitler de bir liderdi ve onun da peşinden giden kitleler olmuştu. Bir anda kendimizi bilinçsiz bir savaşın içinde bulduk. Artık daha cahil ve daha duyarsızdık.

Geçen yıl ben bu sürecin tam tersini düşündüm. Nasıl, kötülük, kin ve nefret dalga dalga yayıldıysa iyiliğin de yayılabileceğini hissettim. O iki delinin kuyuya attığı taşları çıkarmaya uğraşmaktansa açık denize yeni bir taş atıp dalgalarının sahile vurmasını beklemeye karar verdim... Yanılmadım, ilk gün tek başımaydım, bugün silah arkadaşlarım var ve mücadelemiz dalga dalga yayılarak devam ediyor. Bizim silahlarımız onlardan çok daha güçlü, onlar küfür ediyor, taş atıyor, kurşun sıkıyorlar; biz onları zekamız, aklımız, kalemimiz, dilimiz, sevgi, barış ve dostluk dolu yüreklerimizle ezip geçiyoruz.

Gelelim dün yaşananlara... Tek kelime ile insanlık dışı... Söyleyecek söz bulmak zor. Silahlı saldırıya uğrayan Fenerbahçe futbol takımı kafilesinin acısını paylaşıyorum. Kim yaptıysa 40 kişiyi taammüden öldürmeye teşebbüsten hüküm giymeli ve ömrünün sonuna kadar zindanlarda çürümeli... Olayla ilgili tartışılacak hiçbir şey yok...

Asıl konumuz neden bu tip olaylara maruz kaldığımızdır. Ebedi Dostluk Ezeli Rekabet Derneği EDER olarak bu sorunun sebebini bulup tedavisinde üzerimize düşeni yapmakla mükellefiz. Bu teşhisin doğru olması için de son derece titiz, duyarlı ve tarafsız bir analiz yapmalıyız. Hepiniz gördünüz artık taraf olmanın kimseye faydası yok. Hepimiz aynı gemideyiz, bunu peşinen kabul etmeyenler EDER ruhunu anlayamayanlardır.

Taraf olmayın diyorum çünkü size sunulan senaryolar gerçek dışı. O senaryoları üretenlerin tek hedefi var : cüzdanınızdaki parayı almak...

Biz sporseverleri; bölüp, parçalayıp, düşman edip daha fazla paramızı almak istiyorlar. Bizim birlik ve beraberlik içinde olmamız o sefillerin rantlarının azalmasına sebep oluyor. Bu ülkede yaşayan herkes kendi kapısının önünü süpürmekle mükelleftir yoksa kendi yarattığımız bataklıkta can veririz. Biz sporseveriz, temiz spor için el ele çalışmalıyız, bizim kapımızın önü Ebedi Dostluk Ezeli Rekabet Derneği EDER 'dir...

Dükkanlar ateşe verildi, insanlar öldürüldü, istisnasız tüm değerlerimize sövüldü... Kim yaptı bunları? Kime sorsam aynı cevabı alırım : "onlar yaptı"... Sıkıldım artık aynı yanlış cevabı duymaktan... Doğru cevap ne biliyor musunuz? : BİZ YAPTIK...

Bütün bu çarpıklıklara prim vererek, önümüze konulan çamura cahilce saplanarak, bize satılan defolu ürünü matah bir şeymiş gibi görerek bu canavarı biz yarattık. Öyle ya, kim kendisinin salak olduğunu kabul eder? “Evet, ben bu iadesi olmayan ürünü dünyanın parasını ödeyerek aldım ama dolandırılmışım” demek yürek ister. Onun yerine “en büyük biziz” demek, “nasıl yendik demek” daha keyifli...

Uyanın arkadaşlar birileri paranızı çalıyor, size küfür ediyor ve zekanızla dalga geçiyor...

Ekmek parasını kazanmaya çalışan Rize'li bir kardeşim otobüsün direksiyonuna oturuyor ve ruhen rahatsız birisi tüm kafileyi öldürmek niyetiyle tetiğe basıyor. Bu elim olayı kınayıp üzüntümüzü dile getireceğimize hala “ama siz de dükkan yaktınız”, “ama siz de şike yaptınız” gibi bilinçsiz yorumlar yapılıyor. Nerede kaldı bizim insanlığımız? O otobüs viyadükten yuvarlanıp tüm kafile can verseydi ne olacaktı?

Kim bizi bu hale getirdi? Nasıl getirdi? Bunun sosyolojik olarak incelenmesi lazım. Aslında hepimiz biliyoruz ki balık baştan kokuyor. Bu yöneticilerle bu iş olmuyor ama kısa vadede üretebileceğimiz kesin bir çözüm daha var. Kimsenin aklına gelmiyor.... Ağzından köpükler saçarak rakiplere saldıranların yüzüne gülüp “haydi yürüyün gidin, artık sizin palavralarınıza karnımız tok, biz hepimiz kardeşiz, dostuz” desek ne olur acaba?

Dün Fenerbahçe kafilesine sıkılan o kurşun bence Ebedi Dostluk Ezeli Rekabet ruhuna sıkılan ilk kurşundur.

Akıllı olalım, bilinçli olalım, provokasyona gelmeyelim, birbirimize saldırmak yerine yaralarımızı saralım, sorunlara EDER olarak çare bulalım.

Ben çocukluğumu ve top oynamayı çok özledim... Kadroyu yeniden kuralım, hep birlikte top oynayalım.

18 Mart 2015 Çarşamba

ÇANAKKALE VE KAHRAMAN SPORCULAR...

Kurtuluş Savaşı yıllarında oynanması gereken bir Galatasaray - Fenerbahçe maçında sahada toplam 15 futbolcu yer aldı... Sahaya bir takım 8, diğeri ise 7 kişi çıkartabilmişti. Oyuncuların geri kalanları cepheye gitmişlerdi. Karayağız delikanlılar vatanı savunmak için canlarını feda etmekte tereddüt etmediler. Atalarımız, dedelerimiz, Çanakkale'nin her karış toprağını kanları ile suladılar... Bizlere bu cennet vatanı bırakmak için kendilerini feda ettiler... Çocukları, torunları bu topraklarda top oynayabilsin diye kendi formalarını çıkartıp omuz omuza can verdiler. Çanakkale'yi geçilmez kıldılar, destan yazdılar, tarih oldular...

Bugün sahada forma giyenler veya tribünlerde onları izleyenler o maçı ve o günleri asla unutmasınlar. Sporcu atalarımız biz burada birbirimizi yiyelim diye can vermediler. Ebedi Dostluk Ezeli Rekabet ruhuna ihanet eden herkes her an aşağıdaki isimlerinin kemiklerini sızlatıyor...

ÜÇ BÜYÜKLERİN ŞEHİT FUTBOLCULARI

Futbolcunun Adı, Takımı, Şehit Düştüğü Yer

1 -  Arif, Fenerbahçe, Bor Ovası
2 -  Nurettin, Fenerbahçe, Fikirtepe Bataryası
3 -  Halim, Fenerbahçe, Fikirtepe Bataryası
4 -  Kemal, Fenerbahçe, Çanakkale Savaşı
5 -  Zeki, Fenerbahçe, Çanakkale Savaşı
6 -  Hüsnü, Fenerbahçe, Çanakkale Savaşı
7 -  Neşet, Fenerbahçe, Çanakkale Savaşı
8 -  Refik Bey, Fenerbahçe, Kulüp Binasında
9 -  Mustafa Bey, Fenerbahçe, Kulüp Binasında
10- Ethem Bellisan, Fenerbahçe, Erenköy Bataryası
11- Haldun, Fenerbahçe, Kafkas Cephesi
12- Doktor Ali, Beşiktaş, Kafkas Cephesi
13- Asım, Beşiktaş, Kafkas Cephesi
14- Muallim Sadi, Beşiktaş, Kafkas Cephesi
15- Kaptan Kazım, Beşiktaş, Çanakkale Savaşı
16- Doktor Mehmet, Beşiktaş, Kafkas Cephesi
17- Rıdvan, Beşiktaş, Çanakkale Savaşı
18- Kürt Celal, Galatasaray, Çanakkale Savaşı
19- Abdurrahman, Galatasaray, Kafkas Cephesi
20- Halit, Galatasaray, Kafkas Cephesi
21- Kaleci Hamdi, Galatasaray, Çanakkale Savaşı
22- Hasnun Galip, Galatasaray, Çanakkale Savaşı
23- Celal İbrahim, Galatasaray, Irak Cephesi
24- Neşet, Galatasaray, Çanakkale Savaşı
25- İdris, Galatasaray, Trablusgarp Cephesi
26- Refik Ata, Galatasaray, Çanakkale Savaşı
27- Mehmet Ali, Galatasaray, Çanakkale Savaşı
28- Hasip, Galatasaray, Çanakkale Savaşı
29- Cemil, Galatasaray, Çanakkale Savaşı
30- Nazmi, Galatasaray, Çanakkale Savaşı

VE ADI KAYITLARA GEÇMEMİŞ TÜM İSİMSİZ KAHRAMANLAR...

Allah sizlerden razı olsun, Allah mekanınızı cennet eylesin, hatıranız önünde saygı ile eğiliyoruz Türk Sporunun gerçek kahramanları, ölümsüz şehitlerimiz...

10 Mart 2015 Salı

SADECE GALATASARAY DEĞİL, TÜRK BASKETBOLU DA KAZANDI...

Basketbolda Galatasaray sınırlı kadrosuna rağmen Fenerbahçe'yi yendi. Takımdan ayrılan yıldız oyuncular, sakatlar ve cezalı coach Galatasaray için büyük dezavantaj olarak lanse ediliyordu. Basında felaket senaryoları çiziliyordu, hatta fark 30 sayı mı olur, 40 sayı mı olur yorumları yapanlar vardı. Öyle ya Fenerbahçe'nin kadro derinliği kimsede yok, Coach Obradaviç tartışmasız Avrupa'nın gelmiş geçmiş en başarılı çalıştırıcılarından birisi, takım Avrupa Ligi'nde almış başını gidiyor, geleni deviriyor, gideni deviriyor, kimse yan bakamıyor... Galatasaray'ın ise tek avantajı kendi sahasında oynamaktı. Tüm bu veriler kağıt üzerinde Fenerbahçe'nin 20 sayı öne fırlaması için zemin hazırlıyordu...

Ama maalesef diğer spor braşlarında olduğu gibi basketbol da kağıt üzerinde değil sahada oynanıyordu. Bu maçta sahada "Aslan" yoktu, "Yaralı Aslan" vardı, bir de "Aslan Yürekli Bir Adam"... Maçı gurur meselesi yapmış vakur bir atlet çıktı sahaya. Ayak bileği ağrısı nedir bilenler anlar ancak O’nun halinden... Ayak yana esnemesin diye alçı gibi flaster bandaj yapılır bileğe. Her kalp atışının basıncını ayak bileğindeki zonklamadan sayarsın. Sanki kalbin ayak bileğine taşınmıştır. Performans arttıkça nabız yükselir, kalbin dakikada 120 atmaya başlar, ayak bileğinde dakikada 120 farklı acı hissedersin. Sinan Güler hayat amacını gerçekleştirdi. Hiç umurunda olmadı ayağındaki ağrılar, O hayatını yaşamak istedi. Gerçek bir atlet gibi sahaya çıkıp bu maçı yaşamak istedi. Gücünün, terinin son damlasına kadar mücadele etmek istedi. Çünkü bu gerçek bir atletin hayatta mutlu olma yoludur. Her an hafızanıza kazınır, aynı adrenalini ömür boyu hissedersiniz, maçın o anını hatırladığınız zaman oturduğunuz yerde nabzınız yükselir, vücut beyine ayak uydurur ve o maç anında verdiği reaksiyonları hatırlar. Hormonlarınız aynı o andaki gibi salgılanır, vücudunuz maçın o anındaki halini alır. Aynı çocukluğunuzda yediğiniz bir tokadın acısını yıllar sonra hissetmek gibidir gerçek atletlerin kariyer hafızaları. Sinan Güler sahaya çıktı ve yapması gerekeni yaptı, aksi olsaydı Tanrı'nın kendisine verdiği yeteneklere ihanet etmiş olurdu. Bir profesyonel gibi işinin başındaydı, bir amatör gibi yüreğini sahaya koymuştu.

Her zaman söylerim yabancı oyunculardan tam performans almak için ekstra motivasyon gerekir. Kendi memleketini bırakıp ekmek parası kazanmak için buralara gelen genç adamların ilk düşünceleri sakatlanmamaktır. Çoğunlukla ürkek ve çekingen davranırlar, düz oynarlar, etliye sütlüye karışmadan maçı bitirmeye çalışırlar. Ama aslında hepsinin amatör bir ruhu vardır ve hepsi çocukluklarında gerçek bir spor terbiyesi almışlardır. İyi yabancı oyuncular tetik mekanizması eksik bomba gibidirler. Sahaya bir yerli oyuncu çıkar ve kendisini yerden yere atmaya başlar, takımın tetik mekanizması olur, içlerindeki kazanma kodları silinmemiş tüm gerçek atletler bundan etkilenirler. Beyin risk hesabı yapmayı bırakır ve vücuda ölümüne savaşmasını emreder. İşte takım ruhunun uyanması denilen şey budur. Sinan Güler tetik oldu Galatasaray'ın basketbol kültürü ve amatör ruh ile büyümüş Sırp oyuncuları da bomba...

BU MAÇ TÜRK SPOR TARİHİNE YAZILDI VE BU MAÇ TÜRK SPOR YÖNETİCİLERİNE DERS NİTELİĞİNDEDİR...


Evet, Galatasaray basketbol takımı önemli bir maç kazandı, hem play-off yolunda ilerledi, hem de futbolda kaybedilen maçın yaralarını sardı. Ama daha önemlisi ciddi seyirci desteğini de arkasına alıp Galatasaray ailesine moral verdi. Şimdi asıl soru bu böyle devam eder mi yoksa tek atımlık barut vardı o da ezeli rakibe mi sıkıldı? Bu sorunun cevabı Galatasaray yönetiminde saklı. Eğer altyapıya önem verip her sezon sahaya yeni bir Sinan Güler sürebilirseniz ne ala, yok süremezseniz fellik fellik para aramaya devam... İsterseniz bütçeniz 50 milyon avro olsun taşıma suyla değirmen dönmez. Kendi oyuncusunu yetiştirmeyen takımın ruhu olmaz, ruhu olmayan takım da dünyaları satın alsa şampiyon olamaz... Bu iş parayla değil yürekle yapılır.
Coach Ergin Ataman ilk günden kafayı Obradoviç'e takmıştı "büyütmeyin bu adamı bu kadar gözünüzde" diyordu. Obradoviç'in kariyerini eleştirmek bizim haddimize değil, zaten Ergin hocanın amacı da Obradoviç'in başarılarını inkar etmek değildi. O sadece karşısında ölümsüz/yenilmez bir dev olmadığını ifade diyordu. Kendisine güveniyordu ve en az Obradoviç kadar iyi olduğunu hissediyordu. Yanılmadı da, tribünde olmasına rağmen Obradoviç'i uzaktan kumandayla yendi. Tabi sahada takımı yöneten yardımcısı Yağızer Uluğ kardeşimizin de hakkını teslim etmek lazım...

Sonuç olarak bu maçtan dersimizi alırsak Türk Sporu kazançlı çıkar. Yerli oyuncu olmadan başarı hayaldir ve yerli çalıştırıcılar da en az yabancılar kadar yeteneklidir. Değerlerimize sahip çıkalım. En ufak bir hatalarında onları eleştirmek, yerden yere vurmak veya başarılarında bu ve buna benzer yazılar yazıp methiyeler düzmek çok kolay, önemli olan zor günlerinde onların arkasında durabilmek ve sırtlarını sıvazlayıp motive etmektir.

27 Haziran 2014 Cuma

NEDEN FARKLIYIM...

Hiç lafı dolandırmadan son söylenmesi gerekeni ilk söyleyeyim.

“ÇÜNKÜ BEN BU HAYATTA HER ŞEYİMİ SPORA BORÇLUYUM”…

Bu cümlenin tam anlamını sadece benim gibiler kavrayabilirler. Ben şimdi dilim döndüğü, kalemim izin verdiğince ne demek istediğimi tüm grup üyelerine açıklamaya çalışacağım.

Genetik fiziksel özelliklerimden dolayı spor yapmak üzere bu dünyaya gelmiş olduğuma inanıyorum. İlkokul ikinci sınıftayken annem ile babam boşandılar ve biz annem ile anneannemin evine taşınmak zorunda kaldık. Yanılmıyorsam sene 1973 veya 74; zamanın koşullarını düşünün. Çok uzatmayayım, geçim sıkıntısı, ilgisiz bir baba, huzursuz bir aile ortamı vs. vs…

Galatasaray Lisesi’nde yatılı okuyan ve sadece bazı hafta sonları görebildiğim benden 10 yaş büyük ağabeyim basketbol oynuyordu. Şimdi sadece 60 liraya satın alınabilen, o dönem bütün gençlerin hayallerini süsleyen servet değerindeki bez Converse ayakkabıları, orlon örme formaları ve birlikte çok eğlendiği takım arkadaşlarıyla rüya gibi bir hayat yaşıyordu. Sanki dünyanın en mutlu, en yüce insanıydı. Tek amacım vardı, O’nun gibi olabilmek…

8 yaşındayken bir yaz günü Kızıltoprak’ta yaşadığımız anneannemin evinden kaçtım ve bisikletimle 300 metre mesafedeki Fenerbahçe Dereağzı Tesislerine gittim. Açık hava sahasında yapılan antrenmanları seyretmeyi hayal ediyordum. O yıllarda spor salonu falan yoktu, yaz kış hep açık havada antrenman yapılırdı. Yağmur dindiği zaman saha süpürülür ve küçük su birikintilerine girmeden dribbling yapmaya çalışılırdı, tabi oynayacak top bulabilirsek... En şanslı takımlar beton sahalarının üzerinde sundurma olanlardı. Lapa lapa kar yağarken açık havada antrenman yapardık. Galatasaray’ı tutuyordum ama içimdeki basketbol oynama tutkusu her şeyin üzerindeydi. Fenerbahçe minik takımının antrenmana başlamak üzere olduğunu gördüm. Oyuncuların tümü benden 3-4 yaş büyük ve daha iriydi ama benden uzun olanı yoktu. Takımın başındaki sakallı adamı gözüme kestirdim, daha önce ağabeyim ve arkadaşlarından adını duymuştum, Faruk diye birisiydi. Faruk Akagün’ün yanına gidip “ben de oynamak istiyorum” dedim. İlk basketbol antrenmanımı Fenerbahçe’de yaptım. Zaten üçüncü antrenmana Galatasaray forması ile gittiğim için takımdan kovuldum…

Annemin gayretleri ve fedakarlıkları sonucunda Saint – Joseph Fransız Erkek Lisesi sınavını kazandım. Okulda spor yapmak zorunluydu. Voleybol takımımız dünya şampiyonu olmuştu. Beni hemen voleybol takımına almak istediler. İtiraz ettim basketbol takımına girmek istediğimi söyledim. Voleybol antrenörü beni her basket oynarken gördüğünde topumu alıp çakısıyla patlatırdı ve beni voleybol oynamaya zorlardı.

Yılmadım, Raf marka ayakkabılarımla, Kupa marka topumla beton zeminin üzerinde milyarlarca dribbling yaptım, milyonlarca şut attım… Ayaklarımın altında kalın nasır tabakaları oluşmuştu. İlk Çin Kes ayakkabılarımı ayağıma giydiğim zaman kendimi bulutların üzerinde yürüyormuş gibi hissettim. Derslerim etkilendiği için annem basketbol oynamamı istemiyordu, az sopa yemedim top oynuyorum diye… Küçükler kategorisinde Milli Takım yoktu ama 13 yaşında Yıldız Milli Takıma seçildim. Takımın en genç oyuncusuydum. Annemin karşısına geçtim ve artık direnmemesini söyledim. Yapacak bir şey kalmamıştı, tüm engellemelere rağmen kendi çabamla Milli Takıma seçilmeyi başarmıştım… İlk bez Converse’lerime kavuştuğum günün gecesinde ayakkabılarım yastığımın atlında uyumuştum. O pis kauçuk kokusu hala burnumda; leylak olsa, zambak olsa bu kadar güzel kokmazdı… Bir de Voit marka topum vardı, artık bu hayatta daha fazla ne isteyebilirdim ki?

Şimdi kendimizi paralıyoruz çocuklarımız spor yapsın diye. Dünyanın parasını harcıyoruz, en güzel tesislere götürüyoruz, ayakkabının gazlısı, yaylısı, ışıklısı hatta tekerleklisi bile var artık. Dünya finalinin oynandığı topun aynısı markette satılıyor. Tabletin, telefonun haddi hesabı yok, birini bırakıp diğerini alıyorlar. Televizyon milyon kanal, filmler 8 boyutlu, ne bileyim işte, bizim hayal bile etmeye aklımızın ermediği her şeye çocuklarımız kolayca sahip oldular…

Neden mi yaptım bu uzun girişi, benim şartlarımla şimdikilerin şartlarının arasındaki farkı vurgulamak için… Evde bulamadığım huzur ortamını basketbol sahalarında bulur olmuştum. Her geçen gün daha iyi oynuyordum, insanlar beni alkışlıyorlardı, özgüvenim gelişiyordu.

Çatal bıçak tutmasını, toplum içinde hareket etmesini, kızlara nasıl yaklaşmam gerektiğini, kısacası bir çocuğun ailesinden öğrenmesi gereken her şeyi ben basketbol ailesinde öğrendim.

“BEN BU HAYATTA HER ŞEYİMİ SPORA BORÇLUYUM”, derken sakın maddi çıkarımlar gelmesin aklınıza. Evet spordan çok para kazandım. Normal bir orta seviye çalışanın ömür boyu kazanamayacağı paraları ben bir iki senede kazandım. Sonra ne mi oldu? Bir trafik kazası geçirdim tüm servetimi hayatta kalabilmek ve tekrar yürüyebilmek için harcadım, hatta üzerine borçlandım. Bugün kalem tuttuğum sağ elimin tekrar yerine dikilmesi 14 saat sürdü. Bedenim bir puzzle’ın parçaları gibi yeniden birleştirildi. Yıllarca yoksulluk çektim sonra tekrar para kazandım, sonra 5 Nisan kararları ile herkes gibi ben de battım, sonra tekrar çok kazandım, sonra deprem oldu bir daha battım, sonra yine kazandım vs. vs…

Hepimiz bir şekilde geçimimizi sağlıyoruz; paradır bu, gelir de, gider de, hiç belli olmaz… Sağlıklı yaşadığım her dakikaya şükrederim. Bir dost sofrasında iki kadeh parlatabilecek durumdaysam, eşim, çocuklarım yanımdaysa değmeyin keyfime...

Bence en önemli şey insanın temel karakterinin şartlara göre değişiklik göstermemesidir. Elbette her olaya ve her kişiye aynı tepkileri veremeyiz, bazen gönlümüz kayar ama temel hep aynı olmalıdır, temeli olmayan her şey yıkılmaya mahkumdur.

Evet, basketbol ailesi ve Saint – Joseph orta okulunda aldığım eğitim beni bugünkü ben yaptı. Gençlik hamurum içinde karakterimin yoğurulması ve şekillenmesi aşamasında hayatıma giren bu unsurlara bir de Galatasaray eklendi. Benim temel karakterimdeki felsefe, ahlak ve davranışlarımın özü bu üç olguya dayanır. Sevenim de vardır sevmeyenim de… Sevilmek konusunda hiç çaba sarf etmedim, dedim ya gönüldür bu ota da konar boka da… Seven sever, sevmeyenin canı sağ olsun… Hatta ben sevilmeyi pek sevmem, genelde insanları uzak tutarım kendimden… Benim için diğer önemli konu saygıdır… Hayatım boyunca hep saygın işlere imza atmak ve insanlar üzerinde saygı uyandırmak istedim.

“BEN HER ŞEYİMİ SPORA BORÇLUYUM”, sadece evimi, arabamı, eşimi, dostumu değil; ben canımı, kanımı, tüm benliğimi spora borçluyum…

Evet, ben hobi olarak sporla ilgilenenlerden çok farklıyım, çünkü siz sporu hayatınızdan çıkartsanız bile size hiçbir şey olmaz ama hayatımda spor olmadan ben var olamam. Spor benim için hobi değil çok ciddi bir iştir. Çizgilerin arasında işimi yapmak için hep ölümüne mücadele ettim. Şu anda çizgilerin dışındayım ama misyonum daha büyük. Şimdi çizgilerin içinde bulunanlara uğrunda ölümüne mücadele etmeleri için en yüksek hedef, amaç ve değerleri göstermekle görevliyim. Bir de onları izleyenler var, izleyenlere de en üst düzey ve en hakkaniyetli keyifleri yaşatmalıyız ki desteklerini bizden esirgemesinler…

Biz Türk Sporunu temizlemek için buradayız, birilerine üstünlük taslamak için değil. Hep söylüyorum hepimiz aynı gemideyiz.

Cihat LEVENT

14 Nisan 2014 Pazartesi

HAKEM HAFIZASI VE GALATASARAY - FENERBAHÇE BASKETBOL AVRUPA KADINLAR FİNALİ

Öncelikle Avrupa Şampiyonu Galatasaray Basketbol Kadın Takımını ve başta Coach Ekrem memnun olmak üzere tüm kadroyu kutlamak gerek.

Fenerbahçe'nin de hakkını yemeyelim, tek bir maç kaybederek Avrupa ikincisi oldular. Dünyanın bir numaralı ezeli rekabetini Avrupa finaline taşıyarak Türk Milletinin göğsünü kabarttılar.

Maç ile ilgili teknik yorumları basından takip ediyoruz. Fenerbahçe'nin daha geniş bir kadroya sahip olduğu, Galatasaray oyuncularının daha uzun süre alarak oynadığı, final maçına yorgun çıktıkları, bu yüzden önce açılan farkın sonra eridiğini ve tabi kenar yönetimde Galatasaray'ın ağır bastığını herkes döne döne anlatıyor.

Kimse bu maçın Türkiye Ligi değil de Avrupa Ligi maçı olduğunun ve maçın yabancı hakemler tarafından yönetildiğinin farkında bile değil. Sakın yanlış anlamayın Avrupa hakemleri Türk hakemlerinden daha iyi maç yönetiyorlar Galatasaray bu yüzden kazandı demek istemiyorum. Avrupa hakemlerinin Türk takımlarına dair hakem hafızaları olmadığı için maç çok daha rahat ve sorunsuz oynandı. Bir hakem ne kadar tarafsız olursa olsun daha önce bir çok kez maçını yönettiği oyuncuların hareketleri bilinç altına kazınır ve benzer hareketler gördüğü zaman düdüğü otomatik olarak çalar. Örneğin bacakları çabuk olmayan bir oyuncu savunma yaparken rakibinin elindeki topa doğru elini kolunu uzatmayı alışkanlık haline getirmişse ve hakem bu huyunu ezbere biliyorsa faul düdüğünü çok daha kolay çalar.

Galatasaray ve Fenerbahçe maçlarını sezon boyunca yöneten Türk hakemlerin hafızalarından dolayı yanılma ihtimalleri daha fazladır. İki takımın denk kuvvetler olduğunu bildikleri için ara açıldığı zaman tedirgin olup kontrollerini kaybedebilirler, ya da pozisyonların gereği bir takım lehine daha fazla düdük çalarlarsa eleştirilme baskısıyla panikleyip istemsiz de olsa telafi düdükleri çalabilirler. Bütün sezon diyalog halinde oldukları, aynı dili konuştukları oyuncu ve antrenörlerin baskısı da işin cabasıdır. Bu bahsettiklerim yabancı hakemler için hiç bir negatif etki yaratmaz, yabancı hakem dikkatle pozisyonu izleyip doğru gördüğünü çalmaya çalışır. Eğer işini beceremezse FIBA bir daha üst düzey maç ataması yapmaz olur biter.

Bu sene iki Avrupa finalisti de bizim ülkemizden çıktı. Pekiyi ama seneye ne olacak. Seneye Fenerbahçe yine ilk dörde girecek ama Galatasaray orada olmayacak. Neden mi? Fenerbahçe bu kadar yaklaşıp kupayı ikinci defa kaybettiği için daha da hırslanacak, kupayı almayı gurur meselesi yapacak. Galatasaray oyuncuları ise Avrupa Şampiyonu olmanın verdiği öz güvenle fiyat yükseltecekler. Herkes bu sene aldığından daha fazla para isteyecek. Bütçe beklenen rakamların çok üzerine çıkacağı için kulüp bu paraları ödeyemeyecek. İstediklerini alamayan oyuncular kırgınlık yaşayacaklar. Bir bölümü diğer takımlara transfer olacak, kalanlar da bu sene gösterdikleri performansı yakalayamayacaklar... Bir kupayı korumak onu kazanmaktan çok daha zordur.

Bir diğer dikkat edilmesi gereken konu ise sahadaki yabancı oyuncu sayısı. Fenerbahçe 7, Galatasaray 4 yabancı oyuncu ile sahadaydı. Galatasaray maçı Türk oyuncuları ile kazandı... Bahar, Şebnem ve Işıl takımlarını kupaya taşıyan isimler oldu. Bundan ders çıkartmak gerekiyor. UEFA Kupasını kazanan Galatasaray Futbol Takımının Türk oyunculardan oluşan 8 kişilik iskeletinin yarı finalde Brezilya Milli Takımına 2-1 kaybederek Dünya üçüncüsü olduğunu unutmayın.

Uzun lafın kısası başarının devamı ve en büyük kupaları kazanmak için altyapımızı sağlam tutmak zorundayız...